Ayrılık hala pekçok an pekçok kereler koymaya devam ediyor. Ama bu yazımın konusu Pazartesi izlediğim, hatta malumafatrus hanım ile birlikte izlediğimiz "Bir zamanlar anadolu'da" adlı film.. Adına tıklayınca kendine ait naçizane film yorumlarını da okuyabilirsiniz.
Ben film başlamadan önce böyle uzun uzadıya reklam gösterilmesinden hiç mi hiç hazzetmiyorum. Öncelikle bunu belirteyim. 2-3 tane gelecek program fragmanı yapılsın elbet ama 30 dakika reklam nedir? Özellikle alışveriş merkezi sinemalarında mı bu böyle, yoksa artık tüm sinemalarda mı böyle bilemiyorum. Zaten sinemaya da kırk yılda bir gidiyorum.. Ama olsun, yine de yarım saatimi heba etmek istemiyorum.
Her neyse, konumuza dönelim. Filmle ilgili arkadaşlarımdan çok olumlu şeyler duymuştum. Mutlaka gitmemi söylemişlerdi. Sözüne güvendiğim insanlar olduğundan panpişime de "aa bak ben de pek izleyemiyorum NBC filmlerini ama bu heralde orhan pamuk'un masumiyet müzesi gibi, daha izlenebilir bir filmiymiş" bile demiştim. Pek ikna edememiştim onu ama kendimi etmiştim.
Önce beğendiklerimi yazayım.. Sahnelerin pek çoğunu gayet net hatırlıyorum. Naci'nin karanlık suratı, Arap'ın elma silkelemesi, kavun çalması, elmanın yuvarlanışı, siyah poşetin savruluşu, muhtarın kızının çay dağıtışı, zifiri karanlık yolda farın ateş gibi görünmesi, kayaların kabartma gibi hali, şimşek, rüzgar, araba kenarında beklerken doktorla arabın içten mi dıştan mı konuştukları muallak sahne, otopsi yapılırken doktora kan sıçraması, kırt kırt ciğerlerin kesilmesi.. Var da var..
Ama konu neydi? Anlamadım, gerçekten anlamadım. Herkesin yarım yamalak bir hikayesi çıtlatılıyor. Hiçbirini tam öğrenemedik. Adamların kadınlarla ilişkileri, onlara bakışları, sırnaşmaları neye tekabül ediyordu? Naci'nin oğlunun olayı ne? Adamı kim öldürmüş? Diğer sanığın olayı ne? Çocuğun olayı ne? Doktor diri diri gömüldüğünü kimden sakladı? Kimi koruyor? Neden koruyor? Bir muamma ile çıktım filmden. Kafamda netleşmeyen olay örgüleri. Eyvallah sanat filmi, eyvallah görüntüler şahane falan da bir de konu olsaydı ya..
Üstüne bir de arkadaşlarıma bir daha sizin yönlendirmenizle filme gitmem diyince aşağılanmadım mı? Bu sanat filmlerini beğenmek bir zorunluluk sanırım. Aksini kimse kabul edemiyor. Hayretlere düşüyor herkes beğenmedim diyince. Bunu da anlamıyorum. Entellektüel seviyem böyle demek ki, size ne yani..
Kesseler o yazdığım sahneleri, albüm yapsalar mesela, ara ara çevirir çevirir bakarım. Gerçekten güzel.. Ama hepsi bu..
Ha bir de bir arkadaşımın yorumu; ben dedim ki doktor ana karakterdi, ne alaka yani? O da dedi ki; bir zamanlar anadolu'da sadece doktorlar vardı, mecburen gönderilen.. Ondan.. Hmm dedim, çok acayipmiş gerçekten..
5 Ekim 2011 Çarşamba
1 Ekim 2011 Cumartesi
yüzsekiz
Yüzün altına düşmek amma da uzun sürdü. Haftaya inşallah..
Açıkçası yazacak neyim var bilmiyorum.
Sadece yüzsekiz kaldığını not etmek istedim.
Bir de hazır ve nazır bir şekilde arkadaşımın gelip beni almasını bekliyorum.
Ama o muhtemelen ya emziriyor, ya da çocuğu uyutmaya çalışıyor..
Bir de yeni iki ev arkadaşım oldu.
Biri sürüngen, biri insan..
Müdür sürüngene hırladı, sürüngen yatak odamda yaşamayı uygun buldu..
Müdür buralar benim edasından bir an bile vazgeçmeden tüm gün kafesinin dışında takıldı, öttü, carladı..
Açıkçası yazacak neyim var bilmiyorum.
Sadece yüzsekiz kaldığını not etmek istedim.
Bir de hazır ve nazır bir şekilde arkadaşımın gelip beni almasını bekliyorum.
Ama o muhtemelen ya emziriyor, ya da çocuğu uyutmaya çalışıyor..
Bir de yeni iki ev arkadaşım oldu.
Biri sürüngen, biri insan..
Müdür sürüngene hırladı, sürüngen yatak odamda yaşamayı uygun buldu..
Müdür buralar benim edasından bir an bile vazgeçmeden tüm gün kafesinin dışında takıldı, öttü, carladı..
19 Eylül 2011 Pazartesi
sanırım yüzyirmi
Yine bin tane düşünce gezeliyor beynimde. Bazen diyorum bir cihazım olsa, düşündüklerimi sesli olarak dile getirsem ve bu muhteşem düşüncelerim beyinciğimin kıvrımlarında yokolup gitmese. Yazıya dökebilsem mesela. Ama eminim elimde bir cihaz olsa bile, ki istesem bir milisaniye içinde iphone ile sesimi kaydederim, onu açmaya kesin üşenirim..
İnsanlara uyuz olmakla, onları kabullenmek arasında hayat tırmalıyorum. Uyuz olursam kendimi yıpratıyorum, tepki verirsem de hem başkalarını hem kendimi. Geniş insanlara geniş davranabilsem mesela, nasıl olur? Bence iyi olur ama geniş davranmak için geniş olmayı öğrenmem lazım. Ya benim bu test sonuçlarında yine çocuk özelliklerim öne mi çıkıyor acaba?
Öyle bir moddayım ki, yazmak çok komik geliyor. Ama olsun, yazacağım. İleride okuyunca ne kadar beyinsiz olduğumu görmek hoşuma gider. İleride bir gün, bu aptal saptal günler çok uzaklarda kaldığında bu blog yazısını okuyup "zuhahahahah" diyebilsem mesela, daha ne isterim şu hayattan..
Arabama atlayıp basıp gitmek istiyorum. İntikam alır gibi, yollardan, insanlardan, şehirden.. Sanki birilerinin umrundaymış gibi, bir dizi çekimindeymiş gibi mesela. Tanrım ben önemliyim ama kimse benim önemimi kavrayamıyor. Beyni yok bu insanların, oysa ben bir taneyim, nar taneyim, nar kardeşim..
Boş bir oda.. İçindeki bir köşesi ta yere kadar örümcek ağı kaplı. Ve duvarlarda da örümcek ağları çok. O odaya giriyorum ve sanki kendimi ağlara dolanmış buluyorum. Hayatta en çok korktuğum ve tek korktuğum hayvan örümcek benim. Çocukluğum banyodaki örümcekleri görüp ağlamakla geçti benim. Küvetteki taburenin altına saklanan örümceklerden dolayı kaç defa anadan üryan banyodan kaçtım ben? Yok ya, bir havluya sarınmışımdır, o kadar da değil. Bu örümcek ağlarına dolanmışım sanki. Bir sıkıntı. Hiçbirşey yapmama isteği. Renkli bir dünyanın siyah beyaz kenarıyım ben. İnsanların tüm o çabaları, sohbetleri, önemsemeleri, takıntıları, işleri, güçleri, lafları, sakızları falan umrumda değil. Ya da gereğinden fazla umrumda. Ve görüyorum ki ben kimsenin umrunda değilim. Ya da istemiyorum kimseyi. Aramasın kimse beni. Ben aranmayan, konuşulmayan, umursanmayan insan olayım istiyorum. Vah vah bana.. Tüh tüh bana..
En sinir olduğum sorular ve duymaktan bıktığım cümleler neler mi? Söylüyorum. Sayılı gün çabuk geçer. E iyi, güzel yerdeymiş. Gez, toz, özgürce dolaş. Napıyor bizimki, aradı mı? Haber var mı? Ohh, evci de çıkar o, kebap. İyice kurudun ha. Yemene içmene dikkat et. Tek başına korkmuyor musun evde? Gidicek misin bu haftasonu? Geliyim mi? Yemeğin var mı? Afiyet olsun. Yok yok, o aslında öyle değil. Kuzucuğum benim.
Bir makina olsa diyorum, içine girsem, kapatsam kapısını. Dondursam kendimi mesela. Zamansız, mekansız, beyinsiz.. İçinde dursam o makinanın. Siz burda bu muhteşem dünyada fevkaladenin fevkinde hayatlar yaşamaya devam ederken ben orda dursam dursam dursam.. Sonra vakit dolunca açılsa kapım. Bitti dese biri, o gelse, çıkartsa beni kutudan.
Amma güçsüz çıktın kızım sen de.. Kendi kendine yetemediğini biliyorduk da bu kadar olduğunu tahmin etmiyorduk. Yuh sana.Abarttın da abarttın. Zayıf şey.. Yaşama özürlü seni.. Yat kalk haline şükret. Çok uzaklarda bir yerde de olabilirdi.. Hiç arayamıyor da olabilirdi. Ne doyumsuzsun. Ne huzursuzsun.
Sanane be sanane. Sen git kendi muhteşem hayatına bak. Ben sana karışıyor muyum? Kafamın tasını attırmayın rica edeceğim. Kelimeler.. Siz de anlamınızı yitirdiniz bence artık. Pat diye biter bu iş burada..
İnsanlara uyuz olmakla, onları kabullenmek arasında hayat tırmalıyorum. Uyuz olursam kendimi yıpratıyorum, tepki verirsem de hem başkalarını hem kendimi. Geniş insanlara geniş davranabilsem mesela, nasıl olur? Bence iyi olur ama geniş davranmak için geniş olmayı öğrenmem lazım. Ya benim bu test sonuçlarında yine çocuk özelliklerim öne mi çıkıyor acaba?
Öyle bir moddayım ki, yazmak çok komik geliyor. Ama olsun, yazacağım. İleride okuyunca ne kadar beyinsiz olduğumu görmek hoşuma gider. İleride bir gün, bu aptal saptal günler çok uzaklarda kaldığında bu blog yazısını okuyup "zuhahahahah" diyebilsem mesela, daha ne isterim şu hayattan..
Arabama atlayıp basıp gitmek istiyorum. İntikam alır gibi, yollardan, insanlardan, şehirden.. Sanki birilerinin umrundaymış gibi, bir dizi çekimindeymiş gibi mesela. Tanrım ben önemliyim ama kimse benim önemimi kavrayamıyor. Beyni yok bu insanların, oysa ben bir taneyim, nar taneyim, nar kardeşim..
Boş bir oda.. İçindeki bir köşesi ta yere kadar örümcek ağı kaplı. Ve duvarlarda da örümcek ağları çok. O odaya giriyorum ve sanki kendimi ağlara dolanmış buluyorum. Hayatta en çok korktuğum ve tek korktuğum hayvan örümcek benim. Çocukluğum banyodaki örümcekleri görüp ağlamakla geçti benim. Küvetteki taburenin altına saklanan örümceklerden dolayı kaç defa anadan üryan banyodan kaçtım ben? Yok ya, bir havluya sarınmışımdır, o kadar da değil. Bu örümcek ağlarına dolanmışım sanki. Bir sıkıntı. Hiçbirşey yapmama isteği. Renkli bir dünyanın siyah beyaz kenarıyım ben. İnsanların tüm o çabaları, sohbetleri, önemsemeleri, takıntıları, işleri, güçleri, lafları, sakızları falan umrumda değil. Ya da gereğinden fazla umrumda. Ve görüyorum ki ben kimsenin umrunda değilim. Ya da istemiyorum kimseyi. Aramasın kimse beni. Ben aranmayan, konuşulmayan, umursanmayan insan olayım istiyorum. Vah vah bana.. Tüh tüh bana..
En sinir olduğum sorular ve duymaktan bıktığım cümleler neler mi? Söylüyorum. Sayılı gün çabuk geçer. E iyi, güzel yerdeymiş. Gez, toz, özgürce dolaş. Napıyor bizimki, aradı mı? Haber var mı? Ohh, evci de çıkar o, kebap. İyice kurudun ha. Yemene içmene dikkat et. Tek başına korkmuyor musun evde? Gidicek misin bu haftasonu? Geliyim mi? Yemeğin var mı? Afiyet olsun. Yok yok, o aslında öyle değil. Kuzucuğum benim.
Bir makina olsa diyorum, içine girsem, kapatsam kapısını. Dondursam kendimi mesela. Zamansız, mekansız, beyinsiz.. İçinde dursam o makinanın. Siz burda bu muhteşem dünyada fevkaladenin fevkinde hayatlar yaşamaya devam ederken ben orda dursam dursam dursam.. Sonra vakit dolunca açılsa kapım. Bitti dese biri, o gelse, çıkartsa beni kutudan.
Amma güçsüz çıktın kızım sen de.. Kendi kendine yetemediğini biliyorduk da bu kadar olduğunu tahmin etmiyorduk. Yuh sana.Abarttın da abarttın. Zayıf şey.. Yaşama özürlü seni.. Yat kalk haline şükret. Çok uzaklarda bir yerde de olabilirdi.. Hiç arayamıyor da olabilirdi. Ne doyumsuzsun. Ne huzursuzsun.
Sanane be sanane. Sen git kendi muhteşem hayatına bak. Ben sana karışıyor muyum? Kafamın tasını attırmayın rica edeceğim. Kelimeler.. Siz de anlamınızı yitirdiniz bence artık. Pat diye biter bu iş burada..
4 Eylül 2011 Pazar
yüzotuzbeş
Dururken böyle boş boş ve de mal mal, zihnimden kelimeler akıp geçiyor, ve cümleler.. Peşpeşe anlamsız olan ama tek başına az da olsa bir anlam içeren gereksiz cümleler.. Şimdi diyorum açsam bilgisayarı, başlasam yazmaya, off amma da güzel olacak. Sonra üşeniyorum, zaten canımdan bezmiş bir ruh halindeyim.. O an da tüm diğer anlar gibi boşuna yaşanıp bitiyor..
Olduğum yere sığamıyorum.. Hem kendimi yalnız hissediyorum, hem de yanımda kimseyi istemiyorum. Kimseyle konuşasım, kimseye birşey anlatasım veya kimseyi dinleyesim yok. Yanıma gelen hemen gitsin istiyorum. Biriyle birlikte olmak öyle zul geliyor ki.. Birisi arıyor mesela, yarın sana geleyim diyor, gelme diyemiyorum ama gelmesini hiç istemiyorum. Bütün muhabbetler boş, bütün mimikler yalan..
Telefon çalıyor, sesini duyuyorum, başka bir ben oluyorum o an, yaşamak için birkaç damla ümit alıyorum ondan.. Telefonu kapatıyorum, on dakika sonra yine eski halimdeyim. Yine isteksiz, yine boş bakan.. Ve düşünüyorum, benim diyorum yanında kendimi aynen yaşadığım bir başka kişi daha yok.. Yanında herşeyimle ben olabildiğim tek kişi var.. Zihnimden geçenleri sansürsüz dışavurduğum, tüm duygularımı döktüğüm, tüm açıklığıyla kendimi koyverdiğim tek kişi.. Şu anda boğazımı düğümleyen..
Doğal ihtiyaçlar.. Yemek yemek mesela, herkesin çok çok önemsediği o zevkler diyarı.. Veya konuşmak, konuşmayanı hastalıklı diye yaftalayarak.. Ya da uyumak, vücut en az 6 saat deliksiz uyku isterler.. Sarmıyor beni.. Zevk vermiyor, istemiyorum.. Şu an sadece vakit geçirmeye kilitlendim.. O vaktin nasıl geçtiğinin ise bir önemi yok.. Sağlıklı olduğumu iddia etmiyorum. Sağlıklı düşünmek veya sağlıklı yaşamak gibi şeylerle bu ara pek işim yok.. İçki de zevk vermiyor, kendime zarar verme çabam da yok.
Özetle boş oğlu boş.. Bi neden yaşıyorum hali.. Bi umutsuzluk..
Olduğum yere sığamıyorum.. Hem kendimi yalnız hissediyorum, hem de yanımda kimseyi istemiyorum. Kimseyle konuşasım, kimseye birşey anlatasım veya kimseyi dinleyesim yok. Yanıma gelen hemen gitsin istiyorum. Biriyle birlikte olmak öyle zul geliyor ki.. Birisi arıyor mesela, yarın sana geleyim diyor, gelme diyemiyorum ama gelmesini hiç istemiyorum. Bütün muhabbetler boş, bütün mimikler yalan..
Telefon çalıyor, sesini duyuyorum, başka bir ben oluyorum o an, yaşamak için birkaç damla ümit alıyorum ondan.. Telefonu kapatıyorum, on dakika sonra yine eski halimdeyim. Yine isteksiz, yine boş bakan.. Ve düşünüyorum, benim diyorum yanında kendimi aynen yaşadığım bir başka kişi daha yok.. Yanında herşeyimle ben olabildiğim tek kişi var.. Zihnimden geçenleri sansürsüz dışavurduğum, tüm duygularımı döktüğüm, tüm açıklığıyla kendimi koyverdiğim tek kişi.. Şu anda boğazımı düğümleyen..
Doğal ihtiyaçlar.. Yemek yemek mesela, herkesin çok çok önemsediği o zevkler diyarı.. Veya konuşmak, konuşmayanı hastalıklı diye yaftalayarak.. Ya da uyumak, vücut en az 6 saat deliksiz uyku isterler.. Sarmıyor beni.. Zevk vermiyor, istemiyorum.. Şu an sadece vakit geçirmeye kilitlendim.. O vaktin nasıl geçtiğinin ise bir önemi yok.. Sağlıklı olduğumu iddia etmiyorum. Sağlıklı düşünmek veya sağlıklı yaşamak gibi şeylerle bu ara pek işim yok.. İçki de zevk vermiyor, kendime zarar verme çabam da yok.
Özetle boş oğlu boş.. Bi neden yaşıyorum hali.. Bi umutsuzluk..
18 Ağustos 2011 Perşembe
ne istediğini bilmeyen ben...
Düşünüyordum.. Ben ne istiyorum bu hayatta diye.. Bir türlü cevap veremedim bu harika soruya. Sonra hayatımı bir gözden geçirdim.. Okuduğum okulları, yaptığım şeyleri.. Ve gördüm ki ben aslında üniversiteden mezun olana kadar kendi istediğim pek birşey yapmamışım. Okuduğum okul da dahil hayatıma yön veren hiçbirşeyi ben tayin etmemişim. Hep ailem, hep babam veya başkası.. Bir kere bile ne ben ne de bir başkası "peki sen ne istiyorsun?" dememiş. Demişse de cevap alamamış. Düşünmemişim. Benim yerime düşünülmesi işime gelmiş belki..
İnsanlar küçük yaşlarda yaşadıklarının bedelini ömür boyu ödüyorlar. Hala soramıyorum bu soruyu kendime, hala ne istediğimi düşünmek beni ürkütüyor. Risksiz olan, normal karşılanabilecek çizgilerin dışına çıkmak bana zarar verecek korkusundan her zaman "iyi böyle ya.. ne olacaktı ki zaten.." diyorum. Memnun değilim demeyi çok iyi biliyorum ama memnun olmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Sonuç olarak da hep memnuniyetsiz, hep şikayetçi biri oluyorum.
Peki ne yapacağım? Nasıl değişeceğim?
Acayip bir aile bizimkisi. Ordan ayrılıp tekrar zaman zaman onların arasına karışınca anlıyorum bunu. Ben hala normalleşmeye çalışıyorum. İnsan ilişkilerine dahil olmaya çalışıyorum. "Babam" olan hallerimden kurtulmaya çalışıyorum. İçime işlemiş ama, öyle düşünmek, öyle konuşmak..
Babam da bundan kaçıyor belki. Hep yaşamak istediği başka bir hayat vardı.. Ama yaşayamadı.. Ona da kimse ne istiyorsun kuzucuğum diye sormadı. Mecburiyetleri vardı, onları yerine getirdi, kendisinin değil, annesinin istediği mesleği seçti.. Ve mutsuzlukla süren bir hayata imza attı..
Öyle olmamak için ne yapmalıyım? Budur son zamanlarda kafamda fıldır fıldır dönen...
İnsanlar küçük yaşlarda yaşadıklarının bedelini ömür boyu ödüyorlar. Hala soramıyorum bu soruyu kendime, hala ne istediğimi düşünmek beni ürkütüyor. Risksiz olan, normal karşılanabilecek çizgilerin dışına çıkmak bana zarar verecek korkusundan her zaman "iyi böyle ya.. ne olacaktı ki zaten.." diyorum. Memnun değilim demeyi çok iyi biliyorum ama memnun olmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Sonuç olarak da hep memnuniyetsiz, hep şikayetçi biri oluyorum.
Peki ne yapacağım? Nasıl değişeceğim?
Acayip bir aile bizimkisi. Ordan ayrılıp tekrar zaman zaman onların arasına karışınca anlıyorum bunu. Ben hala normalleşmeye çalışıyorum. İnsan ilişkilerine dahil olmaya çalışıyorum. "Babam" olan hallerimden kurtulmaya çalışıyorum. İçime işlemiş ama, öyle düşünmek, öyle konuşmak..
Babam da bundan kaçıyor belki. Hep yaşamak istediği başka bir hayat vardı.. Ama yaşayamadı.. Ona da kimse ne istiyorsun kuzucuğum diye sormadı. Mecburiyetleri vardı, onları yerine getirdi, kendisinin değil, annesinin istediği mesleği seçti.. Ve mutsuzlukla süren bir hayata imza attı..
Öyle olmamak için ne yapmalıyım? Budur son zamanlarda kafamda fıldır fıldır dönen...
13 Ağustos 2011 Cumartesi
bir kıytırık otel için kendimi yordum...
Bu yazı kısa ama üzücü bir tatil sonrası yazılmış olup, üzüntüye sebep otelle ilgili gerçeklerin bilinmesi amacıyla kaleme alınmıştır.
Otelimizin adı vira's otel. Bodrum'da ortakent yahşi'de, deniz kenarında bir otel. Her yanıyla fiyasko bir otel. tavsiye üzerine gidip, üç günün her anında bitse de evimize dönsek dedirtti. neden mi kötü? maddeleyeyim direkt;
1. gitmeden önce telefon açıp rezervasyon yaptırdım, bir gecelik ücreti şu hesaba gönderip arayın dediler. mail atsam olur mu dedim, olur dediler. parayı yatırınca dekontu mail attım, kontrol edip cevap yazın dedim. bir gün bekledim, iki gün bekledim, ne gelen var ne giden.. telefon açtım, dedim geldi mi para. ismi söyledim, gelmiş heralde, üstü işaretli adınızın dedi telefondaki. dedim heralde ne demek? mustafa abi burda değil, ama sorun yoktur heralde dedi. dedim ben dekontu da mail attım, söyleyin mustafa abinize bir kontrol etsin, mailime de cevap versin. tamam dedi.
2. tatile bir gün kala, ne mail, ne telefon.. arayayım da sorayım tekrar dedim.. telefondaki ses evet gelmiş para dedi. ama biz bir yanlışlık yapmışız, eksideyiz, olmayan odaları vermişiz, bize bir iyilik yapıp bir gün geç gelmeniz mümkün mü dedi. hayır, zaten üç gün tatil yapıcaz, olmaz öyle şey dedim. iyi peki napalım dedi. dedim sorun yok di mi, geldiğimizde ortada kalmayalım, yok yok dedi bay mutsuz.
3. 10 buçuk gibi otele gittik, ismimizi söyledik. yalnız oda hazır değil, bir 15 dakika sonra ne zamana hazırlanacağı belli olur dedi. en geç kaçta hazır olur peki dedik. odadan çıkışlar 12'ye kadar yapılıyor, girişler 2de oluyor zaten, siz erken gelmişsiniz, en geç 2de dedi. iyi dedik, biz kahvaltı yapalım burada o zaman. sizin bugün için kahvaltınız yok zaten dedi. dedik son gün sabah 6da çıkıcaz, ona sayarsınız. olabilirdi ama kahvaltı bitti dedi. bir kahvaltı nasıl biter şaşkınlığı ve siniri ile bavulu bir kenara bırakıp başka bir restauranta gidip kahvaltı yaptık.
4. odamız sonradan büyütüldüğü her halinden belli otelin en en sonundaydı. ve yol boyu kesif bir kanalizasyon kokusu geliyordu. bu koku ne böyle dedik elemana, yan taraftaki otelin kanalizasyonu bozulmuş, yapacaklar bugün dedi.
5. ikinci günün sabahı kahvaltıda herkes bir ishal ve kusma olayından bahsediyordu. çocuklar, anneler, babalar herkes hasta olmuş, tüm gece kusmuşlar.. kulak kabarttık, herkes bunu konuşuyordu. sudan heralde dediler, musluk suyuna kanalizasyon karışıyormuş. yok artık dedik..
6. üçüncü günün sabahı korkunç bir halsizlik, mide bulantısı ve ishale uyandım. tüm gün kıpırtısız yatmama, denize girmememe, birşey yemememe rağmen değişen birşey olmadı. akşam da durum değişmeyince doktora gittik. doktor kusma ve ishal mi dedi. evet dedik, serumu yedik, ertesi sabah oradan ayrılacak olmanın heyecanıyla hemen uyuduk.
suya ne karıştı, nasıl herkesi etkiledi bilmiyorum, etkilerinin bünyemi terk etmesi 5 gün sürdü.
ayrılacağımız gün ortalık hala lağım kokuyordu. otel ne salgına, ne de bu iğrenç kokuya dair hiçbir açıklama yapmadı. tüm bodrum'un bu halde olduğuna dair -bence- bir palavra salladı. 10 yıldır burayı işlettiğini, hiç başlarına böyle birşey gelmediğini söyledi. oluşan krizi yönetemedi, müşteri memnuniyeti konusuna ise hiç değinmeyeceğim.
diyelim ki bizim gittiğimiz günlerde bir talihsizlik oldu, adamların suçu yok, o zaman kalalım mı bu otelde diye soranlara cevabım ise yine hayır. odaları çok yetersiz, aldıkları paranın hakkını vermiyorlar. odalarda telefon yok, buzdolabı boş, ayak havlusu vermiyorlar, havlu değişimlerinde bir havlu eksiliyor, şampuan, duş jeli, dikiş seti, sabun ve benzeri gibi en dandik otelde bile olan standartlar yok. ve daha fenası odalarında uyumak imkansız. koku var diye balkon açılmıyor, klima ile uyumak ise insanı hasta ediyor.
sonuç olarak gitmeyin, göndermeyin..
Otelimizin adı vira's otel. Bodrum'da ortakent yahşi'de, deniz kenarında bir otel. Her yanıyla fiyasko bir otel. tavsiye üzerine gidip, üç günün her anında bitse de evimize dönsek dedirtti. neden mi kötü? maddeleyeyim direkt;
1. gitmeden önce telefon açıp rezervasyon yaptırdım, bir gecelik ücreti şu hesaba gönderip arayın dediler. mail atsam olur mu dedim, olur dediler. parayı yatırınca dekontu mail attım, kontrol edip cevap yazın dedim. bir gün bekledim, iki gün bekledim, ne gelen var ne giden.. telefon açtım, dedim geldi mi para. ismi söyledim, gelmiş heralde, üstü işaretli adınızın dedi telefondaki. dedim heralde ne demek? mustafa abi burda değil, ama sorun yoktur heralde dedi. dedim ben dekontu da mail attım, söyleyin mustafa abinize bir kontrol etsin, mailime de cevap versin. tamam dedi.
2. tatile bir gün kala, ne mail, ne telefon.. arayayım da sorayım tekrar dedim.. telefondaki ses evet gelmiş para dedi. ama biz bir yanlışlık yapmışız, eksideyiz, olmayan odaları vermişiz, bize bir iyilik yapıp bir gün geç gelmeniz mümkün mü dedi. hayır, zaten üç gün tatil yapıcaz, olmaz öyle şey dedim. iyi peki napalım dedi. dedim sorun yok di mi, geldiğimizde ortada kalmayalım, yok yok dedi bay mutsuz.
3. 10 buçuk gibi otele gittik, ismimizi söyledik. yalnız oda hazır değil, bir 15 dakika sonra ne zamana hazırlanacağı belli olur dedi. en geç kaçta hazır olur peki dedik. odadan çıkışlar 12'ye kadar yapılıyor, girişler 2de oluyor zaten, siz erken gelmişsiniz, en geç 2de dedi. iyi dedik, biz kahvaltı yapalım burada o zaman. sizin bugün için kahvaltınız yok zaten dedi. dedik son gün sabah 6da çıkıcaz, ona sayarsınız. olabilirdi ama kahvaltı bitti dedi. bir kahvaltı nasıl biter şaşkınlığı ve siniri ile bavulu bir kenara bırakıp başka bir restauranta gidip kahvaltı yaptık.
4. odamız sonradan büyütüldüğü her halinden belli otelin en en sonundaydı. ve yol boyu kesif bir kanalizasyon kokusu geliyordu. bu koku ne böyle dedik elemana, yan taraftaki otelin kanalizasyonu bozulmuş, yapacaklar bugün dedi.
5. ikinci günün sabahı kahvaltıda herkes bir ishal ve kusma olayından bahsediyordu. çocuklar, anneler, babalar herkes hasta olmuş, tüm gece kusmuşlar.. kulak kabarttık, herkes bunu konuşuyordu. sudan heralde dediler, musluk suyuna kanalizasyon karışıyormuş. yok artık dedik..
6. üçüncü günün sabahı korkunç bir halsizlik, mide bulantısı ve ishale uyandım. tüm gün kıpırtısız yatmama, denize girmememe, birşey yemememe rağmen değişen birşey olmadı. akşam da durum değişmeyince doktora gittik. doktor kusma ve ishal mi dedi. evet dedik, serumu yedik, ertesi sabah oradan ayrılacak olmanın heyecanıyla hemen uyuduk.
suya ne karıştı, nasıl herkesi etkiledi bilmiyorum, etkilerinin bünyemi terk etmesi 5 gün sürdü.
ayrılacağımız gün ortalık hala lağım kokuyordu. otel ne salgına, ne de bu iğrenç kokuya dair hiçbir açıklama yapmadı. tüm bodrum'un bu halde olduğuna dair -bence- bir palavra salladı. 10 yıldır burayı işlettiğini, hiç başlarına böyle birşey gelmediğini söyledi. oluşan krizi yönetemedi, müşteri memnuniyeti konusuna ise hiç değinmeyeceğim.
diyelim ki bizim gittiğimiz günlerde bir talihsizlik oldu, adamların suçu yok, o zaman kalalım mı bu otelde diye soranlara cevabım ise yine hayır. odaları çok yetersiz, aldıkları paranın hakkını vermiyorlar. odalarda telefon yok, buzdolabı boş, ayak havlusu vermiyorlar, havlu değişimlerinde bir havlu eksiliyor, şampuan, duş jeli, dikiş seti, sabun ve benzeri gibi en dandik otelde bile olan standartlar yok. ve daha fenası odalarında uyumak imkansız. koku var diye balkon açılmıyor, klima ile uyumak ise insanı hasta ediyor.
sonuç olarak gitmeyin, göndermeyin..
29 Temmuz 2011 Cuma
i can't remember anything..
Tatilden döner dönmez bir tatil yazısı yazasım vardı.. Ama tatilin getirdiği iç huzuru ve türevi tüm duygular işe dönüşümün 4. saatinde tuzla buz olunca yazı yazma hevesim de bundan nasibini aldı. Aradan haftalar geçmesine rağmen bu hevesim geri gelmeye zaman bulamadı. Düşüncelerim de bulanık hafızamın derin sularına gömüldü gitti..
Şimdi zorlam bir tatil yazısı yazsam, olmayacak.. Aklımda ne kaldıysa dökeyim klavyenin tuşlarına bari..
Bu üstteki fotoğraftaki loca denen şeylerle tanıştım ben bu tatilde. Giriş parasıyla bunlardan da istifade edebileceğim yanılgısıyla koşa koşa boş loca aradım. Bulup oturduğumda ezik bir çalışanın uyuz kemkümleri sonucu para istediğini öğrendim. 4 kişilik giriş parasına bu deniz kenarı sefalarında mayışabiliyormuşuz. Hade ordan diyip, bir de afra tafra yapıp şezlonglara yelken açtım. Sonradan da dedim ki bunların dışarıdan görünüşünü seviyorum ben. İçeriden birşey anlamıyorsun ki, minder neticede o da.. Veeee..
Benim için her tatilin vazgeçilmezi olan kendi ayağını çekme olayına da gark oldum, localara dil çıkarırmışcasına ayağımı uzatıp, hatıra fotoğrafımı da çektirdim. Benim için bu fotoğraf tatilin bir özetidir.
Tatil benim için denizdir. Girebileceğim, soğuk, temiz, dalgasız bir deniz beni mutlu etmeye yeter de artar bile. Güneş kremi benim için sabah otelden çıkarken sürülen, bir daha da sürülmeyen sıkıcı bir uğraş. Bunun sonucunda da gölgede kavrulmam da alınyazısı..
Arabalı olmak, birden fazla tatil mekanı dolaşmak tatilin iyi yanlarıydı. Kumsal işletmeleri ise tatilin kötü yanları. Bir dünya para alıp da düzgün konuşamayan adamlarla bizi iletiştirmeye çalışan işletmeler ise en beteri..
Böyle işte.. Bu bayatlıkta bu kadar oluyor..
27 Nisan 2011 Çarşamba
trafikte insanlık halleri
Haftaiçi birkaç kere arabayla işe gitmek (48 gidiş, 48 geliş, toplam 96 km cik) trafikte gözlem yapıp çıkarımlarda bulunmak için bana yetiyor.
Şirketimin eğitimlerinden birinde bir hoca demişti ki; "eşiniz arabayı nasıl kullanıyorsa veya garsonlara nasıl davranıyorsa size de öyle davranır, dikkat edin, demek istediğimi anlayacaksınız". Sonrasında ben de kendi kocama dikkat etmiş ve "hmmm, doğru gibi" demiştim, aynısının benim için de geçerli olması gerçeğinden ürke ürke.. Ama hocanın bunu hep kadınlara söylediğini düşündüm alttan alta ve pek de üstüme alınmadım.
Her neyse, ne diyordum.. Trafik gözlemleri.. Valla pek muhterem hocamın dedikleri doğruysa şayet kadınlarımızın başı belada demektir (ki öyle). Bir adamın altındaki arabadan, trafikteki tavırlarından, hızından, sollamasından, makas atmasından, kararsızlığından, tahammülsüzlüğünden ne menem bir adam olduğu hemen anlaşılıyor. Erkekler kadın şöförü aşağılıyor gerçeğine girmeyeceğim. Şöförlüğün cinsiyeti olmadığını düşünmekteyim. Nitekim son 1,5 yıldır gördüğüm servis şöförlerimiz de beni doğruluyor. Dolayısıyla şöförlük bir meziyettir, cinsiyetle uzaktan yakından alakası yoktur. Zaten kadın şöförü aşağılayan adam erkek şöför görünce "vay koçum, yine harika araba kullanıyorsun" demiyor. Onu da aşağılıyor içten içe, ona da selektör yakıyor (ya da selektör yapıyor, bunu ayırt edemiyorum).
Bir de araba markası meselesi var. Bende de var bu, kendimi ayırmıyorum. Otobanda sol şeritte önümde bir renault broadway görünce mesela süper gıcık oluyorum. Benzer şekilde arkamda BMW veya Mercedes görünce de selektörü yemeden sağ şeride süzülüyorum. Herkes haddini bilmeli bence. Gereksiz yere inatçı olmanın da manası yok. Mesela kimi adamlar (valla adam diyorum ama bunu yapan bir kadına henüz rastlamadım) benim arkamda olmalarına rağmen önümdeki arabayı taciz edebiliyor. Ve muhtemelen içten içe de benim o zamana kadar onu taciz etmemiş olmamı enayilik olarak yorumluyor.
Trafikte çok şey öğreniyor insan. Mesela sakin olmayı. İstediği kadar hızlı giderse gitsin birazdan trafiğin sıkışacağını. Arkasında iken tahammül edemeyip önüne geçmek için makaslar atan kişinin yine arkasında kalacağını. Her an herşey olabileceğini. (mesela bugün gelirken bir anda ortalık duman oldu, herkes frene bastı, dörtlüleri yaktı, ben de başladım düşünmeye, acaba araba mı yanıyor, yanından geçerken patlarsa ölür müyüm, lastiği mi alev aldı, egzozu mu patladı,vs. Meğersem yolun kenarında otları ilaçlıyorlarmış. Nasıl ama?)Yolların gide gide biteceğini. Aldırma gönül aldırmayacağını. Falan işte..
Arabada giderken şarkı söylemeyi çok seviyorum. Kimse duymuyor, kimse eleştirmiyor, kimse incinmiyor :) Sadece gaz, fren ve korna..
Şirketimin eğitimlerinden birinde bir hoca demişti ki; "eşiniz arabayı nasıl kullanıyorsa veya garsonlara nasıl davranıyorsa size de öyle davranır, dikkat edin, demek istediğimi anlayacaksınız". Sonrasında ben de kendi kocama dikkat etmiş ve "hmmm, doğru gibi" demiştim, aynısının benim için de geçerli olması gerçeğinden ürke ürke.. Ama hocanın bunu hep kadınlara söylediğini düşündüm alttan alta ve pek de üstüme alınmadım.
Her neyse, ne diyordum.. Trafik gözlemleri.. Valla pek muhterem hocamın dedikleri doğruysa şayet kadınlarımızın başı belada demektir (ki öyle). Bir adamın altındaki arabadan, trafikteki tavırlarından, hızından, sollamasından, makas atmasından, kararsızlığından, tahammülsüzlüğünden ne menem bir adam olduğu hemen anlaşılıyor. Erkekler kadın şöförü aşağılıyor gerçeğine girmeyeceğim. Şöförlüğün cinsiyeti olmadığını düşünmekteyim. Nitekim son 1,5 yıldır gördüğüm servis şöförlerimiz de beni doğruluyor. Dolayısıyla şöförlük bir meziyettir, cinsiyetle uzaktan yakından alakası yoktur. Zaten kadın şöförü aşağılayan adam erkek şöför görünce "vay koçum, yine harika araba kullanıyorsun" demiyor. Onu da aşağılıyor içten içe, ona da selektör yakıyor (ya da selektör yapıyor, bunu ayırt edemiyorum).
Bir de araba markası meselesi var. Bende de var bu, kendimi ayırmıyorum. Otobanda sol şeritte önümde bir renault broadway görünce mesela süper gıcık oluyorum. Benzer şekilde arkamda BMW veya Mercedes görünce de selektörü yemeden sağ şeride süzülüyorum. Herkes haddini bilmeli bence. Gereksiz yere inatçı olmanın da manası yok. Mesela kimi adamlar (valla adam diyorum ama bunu yapan bir kadına henüz rastlamadım) benim arkamda olmalarına rağmen önümdeki arabayı taciz edebiliyor. Ve muhtemelen içten içe de benim o zamana kadar onu taciz etmemiş olmamı enayilik olarak yorumluyor.
Trafikte çok şey öğreniyor insan. Mesela sakin olmayı. İstediği kadar hızlı giderse gitsin birazdan trafiğin sıkışacağını. Arkasında iken tahammül edemeyip önüne geçmek için makaslar atan kişinin yine arkasında kalacağını. Her an herşey olabileceğini. (mesela bugün gelirken bir anda ortalık duman oldu, herkes frene bastı, dörtlüleri yaktı, ben de başladım düşünmeye, acaba araba mı yanıyor, yanından geçerken patlarsa ölür müyüm, lastiği mi alev aldı, egzozu mu patladı,vs. Meğersem yolun kenarında otları ilaçlıyorlarmış. Nasıl ama?)Yolların gide gide biteceğini. Aldırma gönül aldırmayacağını. Falan işte..
Arabada giderken şarkı söylemeyi çok seviyorum. Kimse duymuyor, kimse eleştirmiyor, kimse incinmiyor :) Sadece gaz, fren ve korna..
13 Nisan 2011 Çarşamba
muz da rip
Havalardan muzdaribim ben.. Bahar mı gelicek, kara kış mı gelicek. Karar versin ve gelsin artık. Her akşam 8 itibariyle çöken uyku, ne zaman terk ediceksin bünyemi. Hayattan soğudum ben.Büffff... b ile..
30 Mart 2011 Çarşamba
vakit yok gemi kalkıyor artık...
Yazıyı yazmadan başlık bulanlardan mısınız? Yoksa yazıyı yazdıktan sonra başlık düşünenlerden mi? Ben sanırım çoğunlukla önce başlığı yazıyorum. Hem blogun formu öyle olduğu için, hem de yazıya göre başlık bulmak fikri beni kastığı için. Ama gelin görün ki bu yazıya başlık bulamadım. Çünkü ne neyle ilgili yazacağımı biliyorum ne de ne yazacağımı. E, uzun zamandır da yazmayınca elim de unuttu napıcağını ne yalan söyliyim.
Bu arada işyerinden blogspota girebiliyorken evden nasıl oluyor da giremiyorumu çözememiştim ki ayheyt DNS değiştirtti, ve giriverdim.
Bu DNS olayların ultra mega uyuz oluyorum. Arkadaş madem bir adres değişikliği ile girebileceğim ben bu siteye, sen neyi engellediğini sanıyorsun? Nedir yani, DNS değiştirmeyi bilmeyen insanlara has bir engel mi bu koyduğun? İnterneti yasaklamak nedir hala ya? İnternet bu, ne yaparsan yap bir yolu bulunuyor, bir çözümü bulunuyor. Sen de kendi geri kafalığınla kalıyorsun..
Bir muhabbet kuşu aldım, birkaç ay oluyor aslında. Gündüzleri oyunbaz, geceleri baykuş. Gündüzleri ondan enerjiği, ondan çılgını yok, ama ne zaman ki hava kararıyor o kuştan eser kalmıyor. Böyle mazbut, mülayim, ağırkanlı, sürekli uyuklayan bir kuş oluyor. Kafesine elimi sokuyorum, başını okşamama izin veriyor, mübarek karabaş sanki. Dışarı çıkarttığımda hemen perdeye konuyor ve elime aldığım anda elime bir hatıra bırakıp yoluna bakıyor. Her elime aldığımda mutlaka anı defterine bir imza atıyor. Hiç ıskalamadı. Hep tutturdu. Ben de imzanın rengine ve kıvamına göre sağlık durumunu teşhis ediyorum. Hah diyorum bugün iyi veya üşütmüş heralde..
Şimdi yine bir perdede, dokunmasam tüm gece orada kalacak biliyorum. Hem onun hem ayheytin sol gözünde bir yaratık oluşması tesadüf mü? Arpacık gibi, kabuk gibi birşey..
1 yıllık abone olup da son 4-5 ayında semtine uğramadığım spor merkezine gitsem ve yalvar yakar olsam, desem ki son geldiğim günden itibaren üyelik bitiş tarihime kadar geçen süreyi gelmek ama para vermemek istiyorum. İşe yarar mı sizce? Yararsa da ben gider miyim sanki?
Zor iş spor yapmak. Akşam işten eve yorgun argın gelip, hazırlanıp, o kalabalığa, o gürültüye gitmek, sonra gecenin bir vakti tekrar eve gelmek.. Bir yandan güzel, kafa dağıtıyorsun, sağlıklı oluyorsun falan.. Ama bir yandan da çok üşendirici. Ki gitmememizdeki birincil sebeptir üşenmek.
Başka ne desem.. Pek de laf biriktiremiyorum..
Bir de şey diyecektim, çok konuşan insanlara ultra mega uyuz oluyorum bu ara. Sırf kendi konuşup karşısındakini dinlemeyenlere ise ekstra mega uyuz oluyorum. Özellikle işyerinde, sorduğum soruya binbir takla atarak cevap veren, konuyu teee en başından ele alan şahıslara, angut muyum ben be yaw diye bağırmak istiyorum bazen..
Şimdilik böyle olsun.. Sonrasına bakarız..
Belki artık işyerinde de vaktim olur yazmaya, kim bilir..
Bu arada işyerinden blogspota girebiliyorken evden nasıl oluyor da giremiyorumu çözememiştim ki ayheyt DNS değiştirtti, ve giriverdim.
Bu DNS olayların ultra mega uyuz oluyorum. Arkadaş madem bir adres değişikliği ile girebileceğim ben bu siteye, sen neyi engellediğini sanıyorsun? Nedir yani, DNS değiştirmeyi bilmeyen insanlara has bir engel mi bu koyduğun? İnterneti yasaklamak nedir hala ya? İnternet bu, ne yaparsan yap bir yolu bulunuyor, bir çözümü bulunuyor. Sen de kendi geri kafalığınla kalıyorsun..
Bir muhabbet kuşu aldım, birkaç ay oluyor aslında. Gündüzleri oyunbaz, geceleri baykuş. Gündüzleri ondan enerjiği, ondan çılgını yok, ama ne zaman ki hava kararıyor o kuştan eser kalmıyor. Böyle mazbut, mülayim, ağırkanlı, sürekli uyuklayan bir kuş oluyor. Kafesine elimi sokuyorum, başını okşamama izin veriyor, mübarek karabaş sanki. Dışarı çıkarttığımda hemen perdeye konuyor ve elime aldığım anda elime bir hatıra bırakıp yoluna bakıyor. Her elime aldığımda mutlaka anı defterine bir imza atıyor. Hiç ıskalamadı. Hep tutturdu. Ben de imzanın rengine ve kıvamına göre sağlık durumunu teşhis ediyorum. Hah diyorum bugün iyi veya üşütmüş heralde..
Şimdi yine bir perdede, dokunmasam tüm gece orada kalacak biliyorum. Hem onun hem ayheytin sol gözünde bir yaratık oluşması tesadüf mü? Arpacık gibi, kabuk gibi birşey..
1 yıllık abone olup da son 4-5 ayında semtine uğramadığım spor merkezine gitsem ve yalvar yakar olsam, desem ki son geldiğim günden itibaren üyelik bitiş tarihime kadar geçen süreyi gelmek ama para vermemek istiyorum. İşe yarar mı sizce? Yararsa da ben gider miyim sanki?
Zor iş spor yapmak. Akşam işten eve yorgun argın gelip, hazırlanıp, o kalabalığa, o gürültüye gitmek, sonra gecenin bir vakti tekrar eve gelmek.. Bir yandan güzel, kafa dağıtıyorsun, sağlıklı oluyorsun falan.. Ama bir yandan da çok üşendirici. Ki gitmememizdeki birincil sebeptir üşenmek.
Başka ne desem.. Pek de laf biriktiremiyorum..
Bir de şey diyecektim, çok konuşan insanlara ultra mega uyuz oluyorum bu ara. Sırf kendi konuşup karşısındakini dinlemeyenlere ise ekstra mega uyuz oluyorum. Özellikle işyerinde, sorduğum soruya binbir takla atarak cevap veren, konuyu teee en başından ele alan şahıslara, angut muyum ben be yaw diye bağırmak istiyorum bazen..
Şimdilik böyle olsun.. Sonrasına bakarız..
Belki artık işyerinde de vaktim olur yazmaya, kim bilir..
21 Şubat 2011 Pazartesi
hayallerime gelmeden önce kapıyı tıklatın
Unuttum, resmen unuttum hayal kurmayı. Çocukken de hayalperest bir çocuk değildim hiç. Hani derler ya çocukların hayal dünyası derya deniz olur, büyükleri hep şaşırtır,vs. Benim çocukluğum da minimum hayalle geçmiştir. Çok mu rasyonel yetiştirildim bilmiyorum ki. İnsanın hayalleri yoksa yaşamasının da bir anlamı yok bence. Hayal kurmak demek yaşama tutunmak demek. Hayal kurmak demek herşeye rağmen inat etmek demek. Hayal kurmak demek hayatı sevmek demek.
Hayal kurmak istiyorum bu sefer. Zorlayıp kendimi, gittiği yere kadar götürüp, bir kuple de olsa hayal edebilmek istiyorum.
En büyük hayalim zaman mevhumu olmadan yaşamak mesela. Hayatı sürüklediğim değil, hayatla süzüldüğüm bir yaşam. Kendimi bıraksam, uykumu aldığımda uyansam, acıktığımda kahvaltımı yapsam, tek yükümlülüğüm yaşamak olsa.. Bir arkadaşı görünce yolda herşeyi boşverip uzun bir sohbete dalabilsem, bir kitaba başladığımda ve kapılıp gittiğimde bitirene kadar elimden bırakmasam, gerçekten merak ettiğim için insanları arasam, derinliğimi kaybetmesem, geçmişimi unutmasam, balık beyinli olmasam..
Çok fani herşey, bunu biliyorum. Şu anki koşullarımı değiştirmek bir anlık bir kararıma bakıyor, bunu da biliyorum. Zaman bağımlı yaşamamak ilk etapta beni mahvedecek, bunu da fazlasıyla biliyorum.. Ama? Ama ölüm yok sonunda, hayat devam edecek. Muhtemelen çok daha güzel olacak, başta alışkın olmadığım bir durumla karşı karşıya kalsam da, sonrasında ben yıllardır ne biçim bir hayat sürüyormuşum diyeceğim. Belki yıllardır ilk defa yaşadığımı hissedeceğim. Ve gitti, bitti, yok oldu dediğim yaşama sevincim, gitti, bitti, beni terketti dediğim isteklerim geri gelecek. Enerjim çoğalacak, gücüm çoğalacak, motivasyonum çoğalacak, tutunamayanlardan değil tutunabilenlerden olacağım. Kendim için önemli birşey yapmış olmanın kalıcı huzurunu yaşayacağım. Etrafımdakilere huysuzluk değil yaşam enerjisi yayacağım.
Yumuşacık tüy yumağında daha çok vakit geçirebileceğim...
Benim ya sömestr tatilim geldi ya da emekliliğim..
Hayal kurmak istiyorum bu sefer. Zorlayıp kendimi, gittiği yere kadar götürüp, bir kuple de olsa hayal edebilmek istiyorum.
En büyük hayalim zaman mevhumu olmadan yaşamak mesela. Hayatı sürüklediğim değil, hayatla süzüldüğüm bir yaşam. Kendimi bıraksam, uykumu aldığımda uyansam, acıktığımda kahvaltımı yapsam, tek yükümlülüğüm yaşamak olsa.. Bir arkadaşı görünce yolda herşeyi boşverip uzun bir sohbete dalabilsem, bir kitaba başladığımda ve kapılıp gittiğimde bitirene kadar elimden bırakmasam, gerçekten merak ettiğim için insanları arasam, derinliğimi kaybetmesem, geçmişimi unutmasam, balık beyinli olmasam..
Çok fani herşey, bunu biliyorum. Şu anki koşullarımı değiştirmek bir anlık bir kararıma bakıyor, bunu da biliyorum. Zaman bağımlı yaşamamak ilk etapta beni mahvedecek, bunu da fazlasıyla biliyorum.. Ama? Ama ölüm yok sonunda, hayat devam edecek. Muhtemelen çok daha güzel olacak, başta alışkın olmadığım bir durumla karşı karşıya kalsam da, sonrasında ben yıllardır ne biçim bir hayat sürüyormuşum diyeceğim. Belki yıllardır ilk defa yaşadığımı hissedeceğim. Ve gitti, bitti, yok oldu dediğim yaşama sevincim, gitti, bitti, beni terketti dediğim isteklerim geri gelecek. Enerjim çoğalacak, gücüm çoğalacak, motivasyonum çoğalacak, tutunamayanlardan değil tutunabilenlerden olacağım. Kendim için önemli birşey yapmış olmanın kalıcı huzurunu yaşayacağım. Etrafımdakilere huysuzluk değil yaşam enerjisi yayacağım.
Yumuşacık tüy yumağında daha çok vakit geçirebileceğim...
Benim ya sömestr tatilim geldi ya da emekliliğim..
10 Şubat 2011 Perşembe
aklım fikrim hep sende.. sev sen de.. sevme sen de..
Koca ev bana dar geliyor bir süredir. Uzun zamandır ilk defa kendimi bir odaya kapatabildim, müzik dinleyip, birşeyler yazabiliyorum. Eskiden işte yazardım, güniçinde veya öğlen tatilinde bir fırsat mutlaka olurdu, olmasa da yaratırdım. Ama uzunca bir süredir o lüksümü de yitirdim. Tıpkı "istek" kelimesinin bünyemden yitip gittiği gibi..
Enayi miyim ben enayyii miyim ben enaayiii.. çalıyor..
Enayilik bence yaptığım. Sözde ekip büyüdü, sözde ekibi yönetecek kişi oldum.. Gel gör ki ekip ekip değil, ben yönetici değil.. Gittikçe çirkinleşiyorum, görüyorum bunu, yitip gidiyorum kendi avuçlarımda.. Aynaya bakmaya yüzüm yok, kendimden hoşnut değilim işin özü. Kendim gibi biriyle de çalışmak istemezdim muhtemelen. Ne acı bunu söylemek..
Çek git diyor bir yanım, belki yüzüncü kez. Ama diyor öbür yanım, ne yapacaksın? Git tabii de nereye gideceksin? Ya daha kötü olursa, ne istediğini bilmeden nereye a be deli? İki yanımı kafa kafaya tokuşturup
, ikisinin de ağzını tokatlayasım var. Susun ulan bi! Önce bi gidelim, sonra bakarız bir hal çaresine..
Sorumluluk sahibi bir insan olarak yetiştirilmişim ya, nasıl uyuz oluyorum bu halime. Benim okul hayatım boyunca devamsızlık sayım 5i geçmez biliyor musun? Herkes limitini doldurur, üstüne çakma rapor alır okula gitmezdi. Ben en zor koşullarda bile giderdim. Şimdi de bakıyorum etrafıma. Biri 10 servisiyle geliyor, biri zırt pırt hasta, biri uyuyakalıyor gelmiyor.. İşte bunları görünce iyice kızıyorum kendime. Madem öyle de varolunabiliyor burada, ben ne bok yemeye kalkıyorum her sabah 6:24te.. Gözlerimi açamadan her sabahki rutinimi tekrarlayıp 8 olmadan işimin başında oluyorum ha. Başkasına verdiğim her işi tekrar yüklenip, bölünerek azalıyorum.. Neden yani?
Ne alaka diyeceksin şimdi ama sanırım çalan şarkıyla ilgili.. Bir an bir düğüne gidesim geldi.. Önümde bir ordövr tabağı, hafif bir yaz esintisi, hava tam kararmamış, deniz kenarı, haydariden bir çatal, bir yudum şarap, ayakkabı vura vura tempo tutmaca..
Yaw, hayalimin içinde ne işin var haydari? Hadi başka kapıyaa.. hadi başka kapıya..
Ezbere bildiğim bir oyunu çalışacak olma ihtimali var içimi minicik oynatan.. Daha da birşey yok..
Enayi miyim ben enayyii miyim ben enaayiii.. çalıyor..
Enayilik bence yaptığım. Sözde ekip büyüdü, sözde ekibi yönetecek kişi oldum.. Gel gör ki ekip ekip değil, ben yönetici değil.. Gittikçe çirkinleşiyorum, görüyorum bunu, yitip gidiyorum kendi avuçlarımda.. Aynaya bakmaya yüzüm yok, kendimden hoşnut değilim işin özü. Kendim gibi biriyle de çalışmak istemezdim muhtemelen. Ne acı bunu söylemek..
Çek git diyor bir yanım, belki yüzüncü kez. Ama diyor öbür yanım, ne yapacaksın? Git tabii de nereye gideceksin? Ya daha kötü olursa, ne istediğini bilmeden nereye a be deli? İki yanımı kafa kafaya tokuşturup
, ikisinin de ağzını tokatlayasım var. Susun ulan bi! Önce bi gidelim, sonra bakarız bir hal çaresine..
Sorumluluk sahibi bir insan olarak yetiştirilmişim ya, nasıl uyuz oluyorum bu halime. Benim okul hayatım boyunca devamsızlık sayım 5i geçmez biliyor musun? Herkes limitini doldurur, üstüne çakma rapor alır okula gitmezdi. Ben en zor koşullarda bile giderdim. Şimdi de bakıyorum etrafıma. Biri 10 servisiyle geliyor, biri zırt pırt hasta, biri uyuyakalıyor gelmiyor.. İşte bunları görünce iyice kızıyorum kendime. Madem öyle de varolunabiliyor burada, ben ne bok yemeye kalkıyorum her sabah 6:24te.. Gözlerimi açamadan her sabahki rutinimi tekrarlayıp 8 olmadan işimin başında oluyorum ha. Başkasına verdiğim her işi tekrar yüklenip, bölünerek azalıyorum.. Neden yani?
Ne alaka diyeceksin şimdi ama sanırım çalan şarkıyla ilgili.. Bir an bir düğüne gidesim geldi.. Önümde bir ordövr tabağı, hafif bir yaz esintisi, hava tam kararmamış, deniz kenarı, haydariden bir çatal, bir yudum şarap, ayakkabı vura vura tempo tutmaca..
Yaw, hayalimin içinde ne işin var haydari? Hadi başka kapıyaa.. hadi başka kapıya..
Ezbere bildiğim bir oyunu çalışacak olma ihtimali var içimi minicik oynatan.. Daha da birşey yok..
5 Şubat 2011 Cumartesi
değişiklik
Dedim ki bloğuma epeydir zaman ayırmıyorum, hepten boşladım.. Bari tasarımını değiştireyim, yeni bir tasarım yapayım, hem motive olurum, hem değişiklik olur falan..
Ama tasarım nere ben nere?
Pek beğenmediğim bir hal aldı blog..
Değiştirmeyle de uğraşamayacağım şimdi.. Belki akşama.. Zaten bu güzel günü evde heba ettim..
Gudbay then..
Ama tasarım nere ben nere?
Pek beğenmediğim bir hal aldı blog..
Değiştirmeyle de uğraşamayacağım şimdi.. Belki akşama.. Zaten bu güzel günü evde heba ettim..
Gudbay then..
10 Kasım 2010 Çarşamba
kaçıranlara duyrulur...
| TEHLİKELİ OYUNLAR KASIM ve ARALIK'TA TEKRAR GÖSTERİMDE... 26 Kasım Cuma 20:00 27 Kasım Cumartesi 19:00 3 Aralık Cuma 20:00 4 Aralık Cumartesi 19:00 10 Aralık Cuma 20:00 11 Aralık Cumartesi 19:00 İTÜ Maçka Kampüsü İşletme Fakültesi Tiyatro Salonu Oyun iki perde, 130 dakikadır Tam: 20TL, Öğrenci:15TL Rezervasyon için: info@seyyarsahne.com / 0531 696 41 09 |
3 Kasım 2010 Çarşamba
Kelimeler
kelimeler, albayım. bazı anlamlara gelmiyor.
kelimeler albayım. hangi anlama geliyor? efendim? KELİMELER albayım. hangi anlamda kullanıyoruz onları? hangi kelimeler hikmet? sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki? bütün kelimeler genel anlamda kelime. ne demek istiyorsun oğlum? kelimeler canım işte. mesela kelebek ne kelebeği? kelebek canım, bildiğimiz kelebek. (ellerini açtı kapadı) ha, o kelebek mi? evet, o kelebek. kelimenin aslı mı nereden geliyor? bu soruya tutunalım hiç olmazsa: evet bilmiyorum...
"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'Yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'İnsanlık öldü mü?' ya da 'İnsanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok."
"Bu düzmece oyun sona ermeli... Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız."
'Savaştığım tüm cephelerde yenilseydim bir sorun yoktu albayım.Ummadığım yerlerden yardımlar aldım.Yani yine ihanete uğradım.
Hüsamettin Bey içini çekti : Sakın kimseye böyle bir oyun oynama oğlum, dedi. Onun köle olduğunu bildikten sonra ne zevk alıcaksın bu işten? Anlamıyorsunuz ki. Öyle olmadığına inandırcak beni. İnsan kolay inanır kölelere.Ben de bir zamanlar kölelik yaptım albayım: çok başarılıydım.Ücretim az geldiği için ayrılmak zorunda kaldım. Sonra da başka ekmek kapısı bulamadım.Gerçek köleleri çok iyi bilirim bu yüzden. Kimse beni kandıramaz bu konuda. Fakat , yorucu bi iştir albayım: herkes beceremez. Biraz önce saydığım gereksiz ayrıntılardan kurtulmuş gerçek bir köle bulmak, gerçek bir arkadaş bulmak kadar zordur. Tabii ben arkadaş istemiyorum , köle istiyorum albayım.
(oyuna geliyordum. oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.)
Mesela ben,pijama üstünü katlamayı kesinlikle bilmem.Bu soruları da Bilgeyle konuşamam ya.İnsan bir kadını severse,ona herşeyi sorar ya,neyse.
kızı üzmüyorsun ya Hikmet?
fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.
Eşyanın sürekliliğinden çekiniyorum. Bu sürekliliğin kendisine bulaşmasından korkuyordu. Yaklaş onlara, dokunmaya çalış. Onlarla uyuşmaya çalış. Hayır, kaybolurum sonra, eşyanın içine düşerim. Bilge de onların arasında. Bilge'ye ulaşmak için, onların arasından geçmek zorundasın. Olmaz, ben yalnız Bilge'yi istiyorum. Bilge her yere kök salmış, ayıramazsın Bilge'yi onlardan-, sonra çok acı duyar. Bilge beni dinliyor. O başka. Yüzünde, ilgiye benzer birşeyler var. Senin gibi değil Bilge: Eşyayı ve seni birlikte seviyor. Fakat ben eşya gibi olamam. Eşyanın belirli kuralları var Ne zaman ne yapacağı belli Ben, istesem de, bunu beceremem. Böyle olduğumu Bilge'ye anlatsam mı? Sakın ha. Ya anlarsa? Deli misin? Eşya, seni eleverecek değil ya. Ya sorarsa? O kadar biliyorsun. Nasıl biliyorum? Biliyorsun işte: Devetabanı ne renk? Neresi? Yaprakları canım. Yeşil. Gördün mü? Sen, kaldığın yerden devam et sözlerine. Bu duraklamanın neden olduğunu anlamadı, değil mi? Duraklama bile olmadı. Sen konuş.
kelimeler albayım. hangi anlama geliyor? efendim? KELİMELER albayım. hangi anlamda kullanıyoruz onları? hangi kelimeler hikmet? sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki? bütün kelimeler genel anlamda kelime. ne demek istiyorsun oğlum? kelimeler canım işte. mesela kelebek ne kelebeği? kelebek canım, bildiğimiz kelebek. (ellerini açtı kapadı) ha, o kelebek mi? evet, o kelebek. kelimenin aslı mı nereden geliyor? bu soruya tutunalım hiç olmazsa: evet bilmiyorum...
"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'Yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'İnsanlık öldü mü?' ya da 'İnsanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok."
"Bu düzmece oyun sona ermeli... Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız."
'Savaştığım tüm cephelerde yenilseydim bir sorun yoktu albayım.Ummadığım yerlerden yardımlar aldım.Yani yine ihanete uğradım.
Hüsamettin Bey içini çekti : Sakın kimseye böyle bir oyun oynama oğlum, dedi. Onun köle olduğunu bildikten sonra ne zevk alıcaksın bu işten? Anlamıyorsunuz ki. Öyle olmadığına inandırcak beni. İnsan kolay inanır kölelere.Ben de bir zamanlar kölelik yaptım albayım: çok başarılıydım.Ücretim az geldiği için ayrılmak zorunda kaldım. Sonra da başka ekmek kapısı bulamadım.Gerçek köleleri çok iyi bilirim bu yüzden. Kimse beni kandıramaz bu konuda. Fakat , yorucu bi iştir albayım: herkes beceremez. Biraz önce saydığım gereksiz ayrıntılardan kurtulmuş gerçek bir köle bulmak, gerçek bir arkadaş bulmak kadar zordur. Tabii ben arkadaş istemiyorum , köle istiyorum albayım.
(oyuna geliyordum. oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.)
Mesela ben,pijama üstünü katlamayı kesinlikle bilmem.Bu soruları da Bilgeyle konuşamam ya.İnsan bir kadını severse,ona herşeyi sorar ya,neyse.
kızı üzmüyorsun ya Hikmet?
fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.
Eşyanın sürekliliğinden çekiniyorum. Bu sürekliliğin kendisine bulaşmasından korkuyordu. Yaklaş onlara, dokunmaya çalış. Onlarla uyuşmaya çalış. Hayır, kaybolurum sonra, eşyanın içine düşerim. Bilge de onların arasında. Bilge'ye ulaşmak için, onların arasından geçmek zorundasın. Olmaz, ben yalnız Bilge'yi istiyorum. Bilge her yere kök salmış, ayıramazsın Bilge'yi onlardan-, sonra çok acı duyar. Bilge beni dinliyor. O başka. Yüzünde, ilgiye benzer birşeyler var. Senin gibi değil Bilge: Eşyayı ve seni birlikte seviyor. Fakat ben eşya gibi olamam. Eşyanın belirli kuralları var Ne zaman ne yapacağı belli Ben, istesem de, bunu beceremem. Böyle olduğumu Bilge'ye anlatsam mı? Sakın ha. Ya anlarsa? Deli misin? Eşya, seni eleverecek değil ya. Ya sorarsa? O kadar biliyorsun. Nasıl biliyorum? Biliyorsun işte: Devetabanı ne renk? Neresi? Yaprakları canım. Yeşil. Gördün mü? Sen, kaldığın yerden devam et sözlerine. Bu duraklamanın neden olduğunu anlamadı, değil mi? Duraklama bile olmadı. Sen konuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



