29 Temmuz 2011 Cuma

i can't remember anything..

Tatilden döner dönmez bir tatil yazısı yazasım vardı.. Ama tatilin getirdiği iç huzuru ve türevi tüm duygular işe dönüşümün 4. saatinde tuzla buz olunca yazı yazma hevesim de bundan nasibini aldı. Aradan haftalar geçmesine rağmen bu hevesim geri gelmeye zaman bulamadı. Düşüncelerim de bulanık hafızamın derin sularına gömüldü gitti..
Şimdi zorlam bir tatil yazısı yazsam, olmayacak.. Aklımda ne kaldıysa dökeyim klavyenin tuşlarına bari..
Bu üstteki fotoğraftaki loca denen şeylerle tanıştım ben bu tatilde. Giriş parasıyla bunlardan da istifade edebileceğim yanılgısıyla koşa koşa boş loca aradım. Bulup oturduğumda ezik bir çalışanın uyuz kemkümleri sonucu para istediğini öğrendim. 4 kişilik giriş parasına bu deniz kenarı sefalarında mayışabiliyormuşuz. Hade ordan diyip, bir de afra tafra yapıp şezlonglara yelken açtım. Sonradan da dedim ki bunların dışarıdan görünüşünü seviyorum ben. İçeriden birşey anlamıyorsun ki, minder neticede o da.. Veeee..

Benim için her tatilin vazgeçilmezi olan kendi ayağını çekme olayına da gark oldum, localara dil çıkarırmışcasına ayağımı uzatıp, hatıra fotoğrafımı da çektirdim. Benim için bu fotoğraf tatilin bir özetidir.

Tatil benim için denizdir. Girebileceğim, soğuk, temiz, dalgasız bir deniz beni mutlu etmeye yeter de artar bile. Güneş kremi benim için sabah otelden çıkarken sürülen, bir daha da sürülmeyen sıkıcı bir uğraş. Bunun sonucunda da gölgede kavrulmam da alınyazısı..

Arabalı olmak, birden fazla tatil mekanı dolaşmak tatilin iyi yanlarıydı. Kumsal işletmeleri ise tatilin kötü yanları. Bir dünya para alıp da düzgün konuşamayan adamlarla bizi iletiştirmeye çalışan işletmeler ise en beteri..

Böyle işte.. Bu bayatlıkta bu kadar oluyor..

27 Nisan 2011 Çarşamba

trafikte insanlık halleri

Haftaiçi birkaç kere arabayla işe gitmek (48 gidiş, 48 geliş, toplam 96 km cik) trafikte gözlem yapıp çıkarımlarda bulunmak için bana yetiyor.
Şirketimin eğitimlerinden birinde bir hoca demişti ki; "eşiniz arabayı nasıl kullanıyorsa veya garsonlara nasıl davranıyorsa size de öyle davranır, dikkat edin, demek istediğimi anlayacaksınız". Sonrasında ben de kendi kocama dikkat etmiş ve "hmmm, doğru gibi" demiştim, aynısının benim için de geçerli olması gerçeğinden ürke ürke.. Ama hocanın bunu hep kadınlara söylediğini düşündüm alttan alta ve pek de üstüme alınmadım.
Her neyse, ne diyordum.. Trafik gözlemleri.. Valla pek muhterem hocamın dedikleri doğruysa şayet kadınlarımızın başı belada demektir (ki öyle). Bir adamın altındaki arabadan, trafikteki tavırlarından, hızından, sollamasından, makas atmasından, kararsızlığından, tahammülsüzlüğünden ne menem bir adam olduğu hemen anlaşılıyor. Erkekler kadın şöförü aşağılıyor gerçeğine girmeyeceğim. Şöförlüğün cinsiyeti olmadığını düşünmekteyim. Nitekim son 1,5 yıldır gördüğüm servis şöförlerimiz de beni doğruluyor. Dolayısıyla şöförlük bir meziyettir, cinsiyetle uzaktan yakından alakası yoktur. Zaten kadın şöförü aşağılayan adam erkek şöför görünce "vay koçum, yine harika araba kullanıyorsun" demiyor. Onu da aşağılıyor içten içe, ona da selektör yakıyor (ya da selektör yapıyor, bunu ayırt edemiyorum).

Bir de araba markası meselesi var. Bende de var bu, kendimi ayırmıyorum. Otobanda sol şeritte önümde bir renault broadway görünce mesela süper gıcık oluyorum. Benzer şekilde arkamda BMW veya Mercedes görünce de selektörü yemeden sağ şeride süzülüyorum. Herkes haddini bilmeli bence. Gereksiz yere inatçı olmanın da manası yok. Mesela kimi adamlar (valla adam diyorum ama bunu yapan bir kadına henüz rastlamadım) benim arkamda olmalarına rağmen önümdeki arabayı taciz edebiliyor. Ve muhtemelen içten içe de benim o zamana kadar onu taciz etmemiş olmamı enayilik olarak yorumluyor.

Trafikte çok şey öğreniyor insan. Mesela sakin olmayı. İstediği kadar hızlı giderse gitsin birazdan trafiğin sıkışacağını. Arkasında iken tahammül edemeyip önüne geçmek için makaslar atan kişinin yine arkasında kalacağını. Her an herşey olabileceğini. (mesela bugün gelirken bir anda ortalık duman oldu, herkes frene bastı, dörtlüleri yaktı, ben de başladım düşünmeye, acaba araba mı yanıyor, yanından geçerken patlarsa ölür müyüm, lastiği mi alev aldı, egzozu mu patladı,vs. Meğersem yolun kenarında otları ilaçlıyorlarmış. Nasıl ama?)Yolların gide gide biteceğini. Aldırma gönül aldırmayacağını. Falan işte..

Arabada giderken şarkı söylemeyi çok seviyorum. Kimse duymuyor, kimse eleştirmiyor, kimse incinmiyor :) Sadece gaz, fren ve korna..

13 Nisan 2011 Çarşamba

muz da rip

Havalardan muzdaribim ben.. Bahar mı gelicek, kara kış mı gelicek. Karar versin ve gelsin artık. Her akşam 8 itibariyle çöken uyku, ne zaman terk ediceksin bünyemi. Hayattan soğudum ben.Büffff... b ile..

30 Mart 2011 Çarşamba

vakit yok gemi kalkıyor artık...

Yazıyı yazmadan başlık bulanlardan mısınız? Yoksa yazıyı yazdıktan sonra başlık düşünenlerden mi? Ben sanırım çoğunlukla önce başlığı yazıyorum. Hem blogun formu öyle olduğu için, hem de yazıya göre başlık bulmak fikri beni kastığı için. Ama gelin görün ki bu yazıya başlık bulamadım. Çünkü ne neyle ilgili yazacağımı biliyorum ne de ne yazacağımı. E, uzun zamandır da yazmayınca elim de unuttu napıcağını ne yalan söyliyim.
Bu arada işyerinden blogspota girebiliyorken evden nasıl oluyor da giremiyorumu çözememiştim ki ayheyt DNS değiştirtti, ve giriverdim.

Bu DNS olayların ultra mega uyuz oluyorum. Arkadaş madem bir adres değişikliği ile girebileceğim ben bu siteye, sen neyi engellediğini sanıyorsun? Nedir yani, DNS değiştirmeyi bilmeyen insanlara has bir engel mi bu koyduğun? İnterneti yasaklamak nedir hala ya? İnternet bu, ne yaparsan yap bir yolu bulunuyor, bir çözümü bulunuyor. Sen de kendi geri kafalığınla kalıyorsun..

Bir muhabbet kuşu aldım, birkaç ay oluyor aslında. Gündüzleri oyunbaz, geceleri baykuş. Gündüzleri ondan enerjiği, ondan çılgını yok, ama ne zaman ki hava kararıyor o kuştan eser kalmıyor. Böyle mazbut, mülayim, ağırkanlı, sürekli uyuklayan bir kuş oluyor. Kafesine elimi sokuyorum, başını okşamama izin veriyor, mübarek karabaş sanki. Dışarı çıkarttığımda hemen perdeye konuyor ve elime aldığım anda elime bir hatıra bırakıp yoluna bakıyor. Her elime aldığımda mutlaka anı defterine bir imza atıyor. Hiç ıskalamadı. Hep tutturdu. Ben de imzanın rengine ve kıvamına göre sağlık durumunu teşhis ediyorum. Hah diyorum bugün iyi veya üşütmüş heralde..

Şimdi yine bir perdede, dokunmasam tüm gece orada kalacak biliyorum. Hem onun hem ayheytin sol gözünde bir yaratık oluşması tesadüf mü? Arpacık gibi, kabuk gibi birşey..

1 yıllık abone olup da son 4-5 ayında semtine uğramadığım spor merkezine gitsem ve yalvar yakar olsam, desem ki son geldiğim günden itibaren üyelik bitiş tarihime kadar geçen süreyi gelmek ama para vermemek istiyorum. İşe yarar mı sizce? Yararsa da ben gider miyim sanki?

Zor iş spor yapmak. Akşam işten eve yorgun argın gelip, hazırlanıp, o kalabalığa, o gürültüye gitmek, sonra gecenin bir vakti tekrar eve gelmek.. Bir yandan güzel, kafa dağıtıyorsun, sağlıklı oluyorsun falan.. Ama bir yandan da çok üşendirici. Ki gitmememizdeki birincil sebeptir üşenmek.

Başka ne desem.. Pek de laf biriktiremiyorum..

Bir de şey diyecektim, çok konuşan insanlara ultra mega uyuz oluyorum bu ara. Sırf kendi konuşup karşısındakini dinlemeyenlere ise ekstra mega uyuz oluyorum. Özellikle işyerinde, sorduğum soruya binbir takla atarak cevap veren, konuyu teee en başından ele alan şahıslara, angut muyum ben be yaw diye bağırmak istiyorum bazen..

Şimdilik böyle olsun.. Sonrasına bakarız..
Belki artık işyerinde de vaktim olur yazmaya, kim bilir..

21 Şubat 2011 Pazartesi

hayallerime gelmeden önce kapıyı tıklatın

Unuttum, resmen unuttum hayal kurmayı. Çocukken de hayalperest bir çocuk değildim hiç. Hani derler ya çocukların hayal dünyası derya deniz olur, büyükleri hep şaşırtır,vs. Benim çocukluğum da minimum hayalle geçmiştir. Çok mu rasyonel yetiştirildim bilmiyorum ki. İnsanın hayalleri yoksa yaşamasının da bir anlamı yok bence. Hayal kurmak demek yaşama tutunmak demek. Hayal kurmak demek herşeye rağmen inat etmek demek. Hayal kurmak demek hayatı sevmek demek.

Hayal kurmak istiyorum bu sefer. Zorlayıp kendimi, gittiği yere kadar götürüp, bir kuple de olsa hayal edebilmek istiyorum.

En büyük hayalim zaman mevhumu olmadan yaşamak mesela. Hayatı sürüklediğim değil, hayatla süzüldüğüm bir yaşam. Kendimi bıraksam, uykumu aldığımda uyansam, acıktığımda kahvaltımı yapsam,  tek yükümlülüğüm yaşamak olsa.. Bir arkadaşı görünce yolda herşeyi boşverip uzun bir sohbete dalabilsem, bir kitaba başladığımda ve kapılıp gittiğimde bitirene kadar elimden bırakmasam, gerçekten merak ettiğim için insanları arasam, derinliğimi kaybetmesem, geçmişimi unutmasam, balık beyinli olmasam..

Çok fani herşey, bunu biliyorum. Şu anki koşullarımı değiştirmek bir anlık bir kararıma bakıyor, bunu da biliyorum. Zaman bağımlı yaşamamak ilk etapta beni mahvedecek, bunu da fazlasıyla biliyorum.. Ama? Ama ölüm yok sonunda, hayat devam edecek. Muhtemelen çok daha güzel olacak, başta alışkın olmadığım bir durumla karşı karşıya kalsam da, sonrasında ben yıllardır ne biçim bir hayat sürüyormuşum diyeceğim. Belki yıllardır ilk defa yaşadığımı hissedeceğim. Ve gitti, bitti, yok oldu dediğim yaşama sevincim, gitti, bitti, beni terketti dediğim isteklerim geri gelecek. Enerjim çoğalacak, gücüm çoğalacak, motivasyonum çoğalacak, tutunamayanlardan değil tutunabilenlerden olacağım. Kendim için önemli birşey yapmış olmanın kalıcı huzurunu yaşayacağım. Etrafımdakilere huysuzluk değil yaşam enerjisi yayacağım.

Yumuşacık tüy yumağında daha çok vakit geçirebileceğim...

Benim ya sömestr tatilim geldi ya da emekliliğim..

10 Şubat 2011 Perşembe

aklım fikrim hep sende.. sev sen de.. sevme sen de..

Koca ev bana dar geliyor bir süredir. Uzun zamandır ilk defa kendimi bir odaya kapatabildim, müzik dinleyip, birşeyler yazabiliyorum. Eskiden işte yazardım, güniçinde veya öğlen tatilinde bir fırsat mutlaka olurdu, olmasa da yaratırdım. Ama uzunca bir süredir o lüksümü de yitirdim. Tıpkı "istek" kelimesinin bünyemden yitip gittiği gibi..

Enayi miyim ben enayyii miyim ben enaayiii.. çalıyor..

Enayilik bence yaptığım. Sözde ekip büyüdü, sözde ekibi yönetecek kişi oldum.. Gel gör ki ekip ekip değil, ben yönetici değil.. Gittikçe çirkinleşiyorum, görüyorum bunu, yitip gidiyorum kendi avuçlarımda.. Aynaya bakmaya yüzüm yok, kendimden hoşnut değilim işin özü. Kendim gibi biriyle de çalışmak istemezdim muhtemelen. Ne acı bunu söylemek..

Çek git diyor bir yanım, belki yüzüncü kez. Ama diyor öbür yanım, ne yapacaksın? Git tabii de nereye gideceksin? Ya daha kötü olursa, ne istediğini bilmeden nereye a be deli? İki yanımı kafa kafaya tokuşturup
, ikisinin de ağzını tokatlayasım var. Susun ulan bi! Önce bi gidelim, sonra bakarız bir hal çaresine..

Sorumluluk sahibi bir insan olarak yetiştirilmişim ya, nasıl uyuz oluyorum bu halime. Benim okul hayatım boyunca devamsızlık sayım 5i geçmez biliyor musun? Herkes limitini doldurur, üstüne çakma rapor alır okula gitmezdi. Ben en zor koşullarda bile giderdim. Şimdi de bakıyorum etrafıma. Biri 10 servisiyle geliyor, biri zırt pırt hasta, biri uyuyakalıyor gelmiyor.. İşte bunları görünce iyice kızıyorum kendime. Madem öyle de varolunabiliyor burada, ben ne bok yemeye kalkıyorum her sabah 6:24te.. Gözlerimi açamadan her sabahki rutinimi tekrarlayıp 8 olmadan işimin başında oluyorum ha. Başkasına verdiğim her işi tekrar yüklenip, bölünerek azalıyorum.. Neden yani?

Ne alaka diyeceksin şimdi ama sanırım çalan şarkıyla ilgili.. Bir an bir düğüne gidesim geldi.. Önümde bir ordövr tabağı, hafif bir yaz esintisi, hava tam kararmamış, deniz kenarı, haydariden bir çatal, bir yudum şarap, ayakkabı vura vura tempo tutmaca..

Yaw, hayalimin içinde ne işin var haydari? Hadi başka kapıyaa.. hadi başka kapıya..

Ezbere bildiğim bir oyunu çalışacak olma ihtimali var içimi minicik oynatan.. Daha da birşey yok..

5 Şubat 2011 Cumartesi

değişiklik

Dedim ki bloğuma epeydir zaman ayırmıyorum, hepten boşladım.. Bari tasarımını değiştireyim, yeni bir tasarım yapayım, hem motive olurum, hem değişiklik olur falan..
Ama tasarım nere ben nere?
Pek beğenmediğim bir hal aldı blog..
Değiştirmeyle de uğraşamayacağım şimdi.. Belki akşama.. Zaten bu güzel günü evde heba ettim..
Gudbay then..

10 Kasım 2010 Çarşamba

kaçıranlara duyrulur...

TEHLİKELİ OYUNLAR KASIM ve ARALIK'TA TEKRAR GÖSTERİMDE...
26 Kasım Cuma 20:00
27 Kasım Cumartesi 19:00
3 Aralık Cuma 20:00

4 Aralık Cumartesi 19:00
10 Aralık Cuma 20:00
11 Aralık Cumartesi 19:00


İTÜ Maçka Kampüsü İşletme Fakültesi Tiyatro Salonu
Oyun iki perde, 130 dakikadır
Tam: 20TL, Öğrenci:15TL
Rezervasyon için: info@seyyarsahne.com / 0531 696 41 09

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kelimeler

kelimeler, albayım. bazı anlamlara gelmiyor.

kelimeler albayım. hangi anlama geliyor? efendim? KELİMELER albayım. hangi anlamda kullanıyoruz onları? hangi kelimeler hikmet? sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki? bütün kelimeler genel anlamda kelime. ne demek istiyorsun oğlum? kelimeler canım işte. mesela kelebek ne kelebeği? kelebek canım, bildiğimiz kelebek. (ellerini açtı kapadı) ha, o kelebek mi? evet, o kelebek. kelimenin aslı mı nereden geliyor? bu soruya tutunalım hiç olmazsa: evet bilmiyorum...

"Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, 'Yahu insanlık öldü mü?' diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, 'İnsanlık öldü mü?' ya da 'İnsanlık ölür mü?' biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok."

"Bu düzmece oyun sona ermeli... Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız."

'Savaştığım tüm cephelerde yenilseydim bir sorun yoktu albayım.Ummadığım yerlerden yardımlar aldım.Yani yine ihanete uğradım.

Hüsamettin Bey içini çekti : Sakın kimseye böyle bir oyun oynama oğlum, dedi. Onun köle olduğunu bildikten sonra ne zevk alıcaksın bu işten? Anlamıyorsunuz ki. Öyle olmadığına inandırcak beni. İnsan kolay inanır kölelere.Ben de bir zamanlar kölelik yaptım albayım: çok başarılıydım.Ücretim az geldiği için ayrılmak zorunda kaldım. Sonra da başka ekmek kapısı bulamadım.Gerçek köleleri çok iyi bilirim bu yüzden. Kimse beni kandıramaz bu konuda. Fakat , yorucu bi iştir albayım: herkes beceremez. Biraz önce saydığım gereksiz ayrıntılardan kurtulmuş gerçek bir köle bulmak, gerçek bir arkadaş bulmak kadar zordur. Tabii ben arkadaş istemiyorum , köle istiyorum albayım.

(oyuna geliyordum. oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.)

Mesela ben,pijama üstünü katlamayı kesinlikle bilmem.Bu soruları da Bilgeyle konuşamam ya.İnsan bir kadını severse,ona herşeyi sorar ya,neyse.

kızı üzmüyorsun ya Hikmet?

fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.


Eşyanın sürekliliğinden çekiniyorum. Bu sürekliliğin kendisine bulaşmasından korkuyordu. Yaklaş onlara, dokunmaya çalış. Onlarla uyuşmaya çalış. Hayır, kaybolurum sonra, eşyanın içine düşerim. Bilge de onların arasında. Bilge'ye ulaşmak için, onların arasından geçmek zorundasın. Olmaz, ben yalnız Bilge'yi istiyorum. Bilge her yere kök salmış, ayıramazsın Bilge'yi onlardan-, sonra çok acı duyar. Bilge beni dinliyor. O başka. Yüzünde, ilgiye benzer birşeyler var. Senin gibi değil Bilge: Eşyayı ve seni birlikte seviyor. Fakat ben eşya gibi olamam. Eşyanın belirli kuralları var Ne zaman ne yapacağı belli Ben, istesem de, bunu beceremem. Böyle olduğumu Bilge'ye anlatsam mı? Sakın ha. Ya anlarsa? Deli misin? Eşya, seni eleverecek değil ya. Ya sorarsa? O kadar biliyorsun. Nasıl biliyorum? Biliyorsun işte: Devetabanı ne renk? Neresi? Yaprakları canım. Yeşil. Gördün mü? Sen, kaldığın yerden devam et sözlerine. Bu duraklamanın neden olduğunu anlamadı, değil mi? Duraklama bile olmadı. Sen konuş.

27 Ekim 2010 Çarşamba

hiç

Bir haftayı geçti, hakkında oturup da başladığım tek bir yazıyı bile bitiremedim. Belki bıraktığımı kabul edemedim, belki zor geldi, kim bilir.
Varsın bu yazının konusu da o olmasın.. Kaç yazar?
Bu aralar sırf zaman geçirmek için yaşıyorum zaten. Bugün bitsin, yarın olsun, yarın bitsin, tatil gelsin, tatil bitsin, haftasonu gelsin, haftasonu bitsin hafta başlasın, vs, vs... Derken derken zaten bir de bakmışım yıl bitmiş. Bir de bakmışım yaşlanmışım.. Bir de bakmışım ağırlaşmış adımlarım..
Şu anda da hissettiklerim farklı değil, gözüm saatte, gözüm takvimde... Yaptıklarımdan hoşnut olmadığımda böyle oluyor genellikle.. Yine öyle bir haller işte..

10 Ekim 2010 Pazar

Ama arkadaşlar iyidir...

Çok aman aman arkadaşı olan bir insan değilim. Her ortamda bir tanıdığım illa ki var diyebilenlerden hiçbir zaman olamam. Bu bir karakter meselesi. Kimi insan çok girişken oluyor, hemen kaynaşıyor milletle, ne zaman taksime çıksa mesela takılacak en az bir kişi muhakkak buluyor veya yeni tanıştığı bir insanla beş dakika içinde onlarca ortak arkadaş bulabiliyor. Ben öyle değilim, olamadım, otuzuma merdiven dayadığım şu günlerde de olmam ihtimal dahilinde bile değil. Ben, tanıdığım insanlarla bile konuşmaktan geri duran, birini tanıdığımdan emin olsam bile onun beni tanımadığını adım gibi bildiğim için yanına gidip konuşmayan bir insanım. Yabaniyim yabani... İşe yeni başlayan bir insana mesela uzaktan uzaktan bakarım. Asla yanına gidip şirket hakkında bilgi vermek olsun, onu yemeğe çağırmak veya ona birşeyler ısmarlamak olsun.. Böyle şeyler yapamam...
Peki ben niye böyleyim? Bence genetik. Utangaç bir anne ile kimseyi beğenmeyen bir babanın genetik alaşımıyım. Gerçi o utangaç anne her girdiği ortamda onlarca arkadaş edinen bir teyzeye dönüştü artık. Baba aynı baba ama.. Kim bilir ben de yaşlanınca girişimci ruhumla engeller aşar, muhabbet ortamlarının vazgeçilmez ismi olurum. Ama orta vadede böyle birşey olması ihtimal dahilinde bilem değil... Ahanda buraya yazıyorum..

28 Eylül 2010 Salı

istersen dağlar dağlar...

Bu şarkının adı isyankar mıydı? Niyeyse öyle kalmış aklımda, bu bağlamda isyanlarımı yazmak istiyorum. Bugün itibariyle hayata ve genel olarak herşeye karşı kaşlarım çatık.

  • Tam sekiz yıl 3 aydır hemen her haftaiçi gününde, sabah 6:30'da açıyorum gözlerimi bu dünyaya. Ve sonra başlıyor hummalı bir koşturma. Bugün ne giycem? Servis kaçacak. Acele etmeliyim. Bir gün bile oturup evde doyasıya kahvaltı yapacak bir durumum olmadı. Sonuç?
  • Üst geçitte merdiven çıkmakta olan kadınlı erkekli 7 kişilik bir grubun hepsinin elinde bir adet muz olmasını neye yormalı?
  • İşyerinde arkadaşlık diye birşey var mı? Hem de birlikte iş yaptığın insanla arkadaş olabiliyor musun? Benim neden hiçbir iş yeri arkadaşlığım daim olamadı. İşten ayrıldıktan sonra sönümlenerek bitti. Veya çok çok nadir görüşen insanlar haline geldik. 
  • Herkese aşırı miktarda kıl olmak için özel bir çaba sarfetmem hiçbir zaman gerekmedi. Tuhaf değil mi?
  • Önceden planlamasını yapmadığım günleri yaşamakta bu kadar zorlanmam doğru mu? Herkes belirsiz bir gün hayali kurar (ben de dahil), gel gör ki öyle bir gün geldiğinde de ne yapacağımı bilemeyip kös kös oturan gene ben oluyorum. Belki de oturmaya ihtiyacım var da ben kendimi yanlış anlıyorum. Kim bilir.
  • Servislerde dinlenen her tür müziğe ultra mega gıcık oluyorum. Üstelik ben servise bindiğimde çalan radyonun başka birisi binince kapatılmasına da "ben adam değil miyim ulan!" diye bağırasım geliyor.
  • O aptal müzikleri dinleyince (duyunca) kendimi zehirlenmiş hissediyorum. Arınmak için ne dinlemeliyim?
  • Bu ara dinlediğim hiçbir müzik tatmin etmiyor. Yeni ama yepisyeni şarkılar dinlemek istiyorum artık. Help me..
  • Dün akşam televizyonda rastgele denk geldiğim bir film gözlerimin önünden gitmiyor. Tuhaftı.. 
  • Az bir çaba ile köşeyi dönen insanlara aşırı kılım. Biz keriz miyiz???
  • Anne-çocuk, hastalık, doğumgünü, kutlama muhabbetleri de bu ara hiç sarmıyor ne yalan söyliyim. 
  • Yazmaktan da baydım an itibariyle. Böyle durumlarda yazı işine hiç bulaşmasam, ama zehrimi nasıl akıtıcam başka türlü :(

22 Eylül 2010 Çarşamba

"sarıl desen sarılamam olmaz"

İnsanlar ne kolay gaza geliyorlar, ne kolay inanıyorlar. Gösterilen tam da yapmak istediği etkiyi ne de hızlı yapıyor. Ben özellikle bunu vurguluyorum ki sen de buna inan diyen internet haberciliğine tav olan insanlar, azıcık kafanızı kullansanız keşke..
Tamam, ben de aşırı şüpheciyim artık, belki bu kadarı da fazla ama benim böyle olmamın sebebi de var elbette. Duyduklarımız, sonradan öğrendiklerimiz, bize gösterilenle aslında gerçekleşen arasındaki dağlar kadar fark... Gel de paranoyak olma. Gel de komplo teorileri yürütüp durma..

Hep bölünmek istiyoruz. Bizden olmayan varolmasın istiyoruz. Kafamızdaki kalıpları yıkamıyoruz. Doğru bildiklerimizden asla ödün vermiyoruz. Kendimizden o kadar eminiz ve doğru hayatı bizim yaşadığımız konusunda o kadar ısrarcıyız ki diğer hayatları kabul etmediğimiz gibi çoğu zaman kendi hayatlarımıza tehdit addediyoruz onları. Bu bir içgüdüsel varolma çabası mı tek başına? Bilemiyorum.

Hayat güzel, herkes bu hayatta payına düşeni yaşamak istiyor, eyvallah.. Peki ya diğerleri?

21 Eylül 2010 Salı

time

  • Bir haftadan uzun süredir yazmadığım için konu bütünlüğü olan bir yazı yerine madde madde bir yazı yazasım oldu. Tüm maddeler aynı konuyla ilgili olursa lütfen kimse bana kızmasın.
  • Eylül ayı geldi, hatta neredeyse bitti. Eylül demek, okulların açılması demek, havanın serinlemesi, insanların şehre geri dönmesi, nüfusun kalabalıklaşması, trafiğin artması demek. Benim içime su serpen bir ay olmakla beraber melankolik ruh hallerine de sokar beni Eylül ayı.
  • İnsan yaşlandıkça daha erken uyanıyor sanırım. İlk defa bir cumartesi günü 7 buçukta açtım gözümü. Üstelik uykumu da almıştım. Böyle olunca haftasonu da dolu dolu geçiyor, gün ölmüyor.
  • Değişikliklere kolay adapte olabilen bir cins var mı merak ediyorum.
  • Yorum olarak gelen spamleri blogspot temizliyormuş, bu onun temizlemedikleri spam değil mi demek. Misal, Almanya'dan Sevgi, gerçek misin sen? Eğer gerçeksen sevinmeli miyim namım Almanyalara ulaştı diye yoksa ben zaten biliyordum yurtdışından da okunduğumu diye kasılmalı mıyım? (yok be nerden bilcem, baktığım mı var)
  • Olumsuz bir insan olarak olumsuz insanlara uyuz oluyorum ve onlara baktıkça olumsuz olmamanın ne derece önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyorum. Olumlu ol, olumlu ol diye kendime bağırıyorum.
  • Öğlen teneffüsümde işten bahsetmekten nefret ediyorum, burda blog yazarken tepeme dikilenleri de ışın kılıcıyla dürtmek istiyorum.
  • Apartmanımızın giriş katında ikamet etmekte olan ve sık sık balkonda görünen beyaz kediciğe bir gün dokunabilecek olma ihtimali beni benden alıyor. Bakışlarını, kuyruğunu oynatışını falan gözümün önünden atamıyorum. Eve girmeden önce o dairenin tüm balkonlarını röntgenleme adeti edindim, gören hırsız sanacak.
  • Sokaktaki kedileri besleyen ve her gün aynı saatte elinde poşetlerle bizim sokağa giren amcayı gören kedilerin çarpışan arabalardaki anten misali kuyruklarını havaya dikip amcayı izlemelerine bayılıyorum. Amcanın tüm çöplere kafayı uzatıp, içindeki kedileri de sofraya davet etmesine ise söyleyecek söz bulamıyorum.
  • Hrant'ı aldım, okuyorum, hakkında bir ansiklopedi yazılmış neredeyse. Yanımda taşıyamıyorum, o derece ağır. Ama güzel, tanıtıcı, eğitici, öğretici, süper bir kitap. Tavsiye ediyorum.
  • Hala yazılarıma düzenli olarak fotoğraf veya resim koyabileceğim bir site bulamamış olmanın ezikliğini yaşıyorum. Haliyle bu yazı da sırf yazı olarak kaydediliyor.

12 Eylül 2010 Pazar

bir bayramın anatomisi

Oldum olası ramazan ayını da bayramını da sevemedim. Ramazan ayını sevmeme nedenlerim bende saklı kalsın - az çok tahmin edilebilir şeyler zaten - bayramı neden sevmediğimden bahsedeyim. Bayramlarda tipik davranan bir aile bizimkisi. Nedir yani? Aile büyüklerine gidilir. Yemekler yenir, tatlılar yenir. Sonra başka aile büyüklerine gidilir. Çekirdek denebilecek kıvamda bir aile olduğumuzdan da bu merasimler çoğunlukla bir günle sınırlı kalır.
Evlendikten sonra benim için ikinci ve üçüncü gün bu ev gezmelerinin devam etmesi sözkonusu bile olmadığından bayram benim için bir gün külfet, kalan günler tatil demektir. Babaannem annemlerle yaşadığından, amcamlar da onu görmek için annemlere gittiğinden, ilk gün annemlere gidilir ve baba tarafındaki aile büyükleri görülmüş olunur. Mütemadiyen yemek yemek hadisesine fazla girmeyeceğim. Sonrasında olaylı/olaysız bir şekilde (olaylı çünkü köprü trafiği bayrama küfrettirecek derecede yoğundur her daim) anneanneme gidilir. Teyzemler de orada olduğundan ailenin anne tarafı büyükleri de aradan çıkartılmış olur. Buradaki yemek kısmına da hiç değinmesem daha iyi. Bayramın ilk günü acıkma hissiyatını unutuyorum ben şahsen.  Durmadan yiyelim modu geçerli olduğundan sesimizi çıkarmadan çatalı ağzımıza sokuyoruz. Sonuç? Göbek!

Yazacak pekçok lafım birikti, nitekim yazıya başlayalı 1,5 saat oldu, araya giren kişilerden ötürü dağıldı aklım ve de fikrim. İyisi mi kıyafetsel temizlik yapıp yollara döküleyim. Sonra devam ederim bir gün elbet!