29 Ocak 2010 Cuma

"yumduğum dünya yaşadığımdan daha güzel"

Başka insanları hem çok kaale alırım hem de hiç almam. Aklımın bir köşesine yazarım dediklerini ama tüm kararımı da ona göre vermem, bildiğimi okurum genelde. Ama bu zayıflama konusundaki tek kararlı girişimim başka bir insan sayesinde olmuştu. 4,5 yıl kadar önce sadece birkaç defa yüzyüze görüştüğüm kuzenimle (aslında annemin kuzeninin oğlu olur kendisi) zayıflama isteğimden bahsederken bana ne söylediyse artık bir irade büründü ki ruhuma, bu kadar olur! Tam 3 ay yediklerimi yazdım, içki içmedim, hep az yedim, tatlı hiç yemedim. Ve bunu kendi irademle, bir ya da iki kere diyetisyene giderek yaptım. (diyetisyeni babam ayarlamıştı, para vermedim diye kadın iki seans sonra telefonlarımı açmadı, ben de listesinden devam ettim ne yazdıysa) Sonra uzun bir süre bu kilomu korudum, çünkü hızlı bir şekilde vermemiştim, kalıcı vermiştim. Gel zaman git zaman benim bu tatlı düşkünlüğüm, çikolata sempatim, yağlı yağlı anne yemeklerine hayır diyemeyişim, içki gördüm mü dibine kadar içişim vesaire sebepler dolayısıyla başlangıç noktasına olmasa da birkaç kilo düşüğüne geri döndüm. Şu an vermeyi planladığım 10 kilo var önümde. Bunun 7sini daha önce vermiştim. Listemi hazırladım, kararlı gibiyim de bir yandan ama bir desteğe ihtiyacım var. Yani beni kontrol edecek birine aslında. Ve böyle birisi yok, sanırım olmayacak da. O yüzden bu irade meselesini takık bir şekilde tek başıma yapabiliyor olmalıyım artık!


Bu arada spora kaydolma planları içersindeyiz. Lakin önceki tecrübelerimden edindiğim spora para yatırılır ama hiç gidilmez dalgasına tekrar kapılmak istemiyorum. Nasıl olacak bu, hayatımı nasıl düzgün planlayabilirim, bunu bilemiyorum. Bunun için de kolumdan çekip sürükleyecek biri lazım bana. Benim içimdeki yüce tembel her türlü şeyden yoksun bırakmak için çalışıyor beni. Özellikle de şu günlerde. Sürekli yatağı gösteriyor, uykuya çekiyor, malak gibi yatıp boş gözlerle televizyona bakmaya sevk ediyor beni. Ağzının ortasına bir tane çakayım, defolup gitsin istiyorum. Gider inşallah.. Çakabilirim inşallah..



İlk adım olarak dün tartı aldık. Kitle cartcurt endeksi ölçüyor diye aldık ama aslında bir haltı ölçmüyormuş, sadece kilo ölçüyor. Tek eğlenceli yanı hafızası var ve bir kere kilonu kaydettikten sonra sonraki tartılmalarında sana renklerle kilo aldığını, almadığını, verdiğini gösteriyor. Yeşil en sevdiğim renk, hep yeşiller yanar umuyorum ki.. Böyle sarılırım tartıma sevecen sevecen..

Başlık şarkısı Redd'den oyun, başlığa şarkı yazıp dibe başlık şarkısı şuydu yazmak malumafatrustan arak. :)

21 Ocak 2010 Perşembe

bu mudur?

sabahtan beri telefonla konuşmaktan şu an kulaklarımdan ateş çıkıyor! beynimin enseme yakın sol kısmı fena halde ağrıyor. sanırım tükendim.. neymiş, ay kapatacaklarmış.. neymiş, yıl kapatacaklarmış.. biri de beni kapatsın, yoruldum çok, bu kadar çok konuşulmaz ki bre! hayat bu mudur yani demek istiyorum :(

19 Ocak 2010 Salı

3 yıl oldu ne oldu?



üç yıl oldu bugün, dün gibi daha, zaman ne çabuk ve ne boş geçiyor.. değişen birşey yok, elde var sıfır.. ölen öldüğüyle kalıyor.. unutmamak önemli, unutturmamak daha da önemli!

14 Ocak 2010 Perşembe

toplu taşı(ya)ma(ma)

bu şehirdeki toplu taşıma ile ilgili aklıma gelen herşeyi uygulatabilsem şehirde trafik sorunu falan kalmaz. insanların neden sürekli araba almak istediklerini artık daha iyi anlayabiliyorum. bu şehirde toplu taşıma bir eziyet. ötesi yok. ben bile ısrarla toplu taşıma her zaman iyidir diyorsam da artık burama kadar geldi. alın toplu taşımanızı da başınıza çalın diye bağırmak istiyorum her kimse bu işin sorumlusu. şöförleri ayrı bir uyuz, otobüsleri ayrı bir uyuz. bir kere bu iett şöförlerinin akbil satması mevzusuna acayip kılım. üstelik doldurdukları paradan daha fazlasını yolcudan almıyorlar mı ekstra kıl oluyorum, resmen durduk yerde para kazanıyor herifler. bu yetmezmiş gibi bir de ellerinde kalan YTL'leri kakalamıyorlar mı para üstü diye. etti iki. sonra metrobüs girişindeki kulübede yaşayan akbilci amcalar da bu YTL'leri istemiyorlar, TL getireceksin diyorlar. ama diyorsun, şöför verdi, almayacağıdın diyor, bizdeki makine kabul etmiyor. ben her elime bir ytl geçtiğinde ziraate mi gitmek zorundayım. bunların toplandığı marketler, bakkallar, vs olsa daha hoş olmaz mıydı? kesin elimde patlayacak aldığım tüm YTL'ler. haram zıkkım olsun diyorum, sonra da susuyorum.


metrobüs; her bindiğimde nefretimi bir kat daha arttıran facia. içersinin sıcaklığına mı küfretsem, insanların dipdibe samimi halden istifade etmesine mi küfretsem. yoksa belli bir saatten sonra sefer sayısını azaltıp insanların iyice birikmesine ve ekstra sıkış tıkışlığa sebep olmalarına mı küfretsem. vallahi bilmiyorum, trafik çekmiyorsun iyi hoş da insanlığını da yitiriyor insan. terleyip terleyip dışarıdaki soğuğa çıkmak da cabası.. gel de hasta olma.

metro da ayrı bir dert. çık babam çık bitmiyor, üstelik hem kalabalık, hem sıcak, ve sürekli bir inenlere öncelik verin paniği. sarı çizgi, ok işareti,vs . bunlara uyan bir kul görmedim ben.

tramvaya lafım yok, genelde az kullandığım ve ilk duraktan binip rahat rahat gittiğim için gözümde on numara. tabii mesai çıkışlarında ve sabahları kullanan biri eminim ona da demediğini bırakmayacaktır. sonuçta aynı aptal zihniyetin eseri.

sonuç olarak, artık servis dışında toplu taşıma kullanmak istemiyorum, ama ne mümkün! belki bir gün bir arabamız olursa o zaman toplu taşıma münasebetlerimi azaltabilirim. sinir katsayım azalır, daha normal bir insan olurum..

28 Aralık 2009 Pazartesi

2010 bunları oku ve beni ara

Hiç sevmem yeni yıl umutlarıyla dolup taşmayı, neticede huysuz bir kadınım şu hayatta. ama bu yıl bir değişiklik yapayım diyorum, birkaç ufak madde sıralayayım da hayata azcık bağlanayım. üstelik herşeyi kafama fena halde takmış ve kendimi bunalımdan bunalım sürüklemeye meyilli olduğum böyle bir anda..
1 diyoruz o halde; en baba arzum şudur ki yeniyılda on kilocuk vereyim, irademe mukayyet olayım. bunu yapabilirim, nitekim 5 yıl önce yaptım, yine olsa yine yaparım. yeter ki azıcık istek fışkırsın içimden.
2. bir arabamız olsun artık, kazasız belasız oraya buraya sürtebilelim. metrobüs maceralarım son bulsun böylece.
3. şu oyunda bir yol katedeyim, delirebileyim, salıvereyim kendimi tutmayayım.
4. işsel anlamda olumlu ya da olumsuz en azından bir değişiklik olsun. kovulur evde mi otururum, süper maaşlı başka bir işe mi geçerim bilmiyorum. birşeyler olsun.
5. davul için düzenli bir çalışma ritmi oturtabileyim, daha çabuk öğrenebileyim.
6. super marioda kendimi aşayım, atlamadığım level kalmasın, yapamadımlar değil yapıyorum yapıyoru yaptımlar yankılansın salonumuzda.
7. kocamı daha çok göreyim, daha çok göreyim.
8. stres, sinir, hurafeler benden uzak dursun, larc, laylaylom, trilaylayli bir insan olayım.
9. babaannem iyileşsin, toparlansın. ailede kimse üzülmesin.
10. hepsi gerçekleşsin, happily ever after olsun..

24 Aralık 2009 Perşembe

kadir, bu yazıyı oku ve beni ara

sevgili kadir,
bu ne kadir bilmezliktir ki şehrimizin içine eder eder durursun. şikayetim de derdim de çok, o yüzden nereden başlamam gerektiğini düşünmekteyim. şimdi, yaptığın iyi şeyler de yok değil allah için, misal metrobüs. varlığı iyi birşey ama metrobüsü yaşamak korkunç ötesi. bir gün senden rica ediyorum akşam saat 18-20 arası metrobüsle seyahat et. mümkünse dışarıda hava çok soğuk olsun. ve her durakta inip sonraki metrobüse tekrar bin. bin ki biniş anını, durakta bekleyen insanların ruh halini falan yakinen yaşa. bakalım kaç tinerci, kaç deli, kaç kokarca çıkacak karşına metrobüste, benim için say onları ve not et. umarım bana çıktığından daha çok çıkmaz senin karşına, yazık olur sana valla.


sonracığıma bu kaldırımları kafeye dönüştürme aklını sana kim verdi? araç değil de yaya sayısında bir fazlalık olduğunu düşünen biri vermiş olmalı, zira kaldırımlardaki sandalye, masa ve kalabalıktan kaldırımlar yürünmez hale geliyor. haliyle yayacıklar caddelerden yürümeye çalışıyor. hava karanlık, ışıklar da yanmıyorsa bu vesileyle ciddi bir nüfus daralması yaşanabilir. eğer amacın buysa. yok, gözümü para hırsı bürüdü, zenginlere nasıl yaranacağımı bilemedim, alın ulan tüm kaldırımlar sizindir lafı ağzımdan çıkıverdi diyorsan o başka tabii. para kazanıyorsan bu işten diyeceğim birşey yok. ama o parayı ne yapıyorsun sonra onu merak ediyorum. mesela o para sayesinde metrobüste ucuzluk mu yapacaksın, köprüleri beleşe mi çevireceksin, her türlü akbil aktarmasına imkan mı sağlayacaksın? her neyse planladığın bir an önce yap, yoksa o paraları ekibinle birlikte cukkaladığını düşünmeye başlayacağım.

yıllardır yerinde duran akaretler durağından ne istedin kadir? ne yaptı sana o garip durak? zaten ezik ezik bir köşede durur, tek tük otobüsten nasiplenmek isteyenleri kollarına alırdı. oraya yapılmakta olan otel mi nedir, onun sahibine mi yaranmaya çalıştın? otopark mı yapacaksın oraları? çay bahçesinden ne istedin? otelin yanında sönük kalır diye mi utandın? istanbul böyle güzeldi be kadir, ellemesen iyiydi. çay bahçesinde çay içen, denize dalıp hayal kuran insanların ellerinden bu imkanı almasan iyiydi. ama aldın, artık bir durak fazladan yürüyor insanlar, zaten trafik, otobüs azlığı vesaire sebeplerden ötürü ev yolculuğu gayet uzun süren insanlar için ekstra bir vakit kaybısın.

neden otobüs şöförleri hep çember sakallı? böyle bir koşulun mu var? ve neden hepsi kaba? şurada inebilir miyim dediğimde bir şöföre neden bana baş hareketleriyle çeşitli tripçikler yapıyor da sesiyle sözüyle cevap vermiyor. ağzında sakızı, o ukala görüntüsüyle ne oluyor da beni aşağılayabiliyor?

sorularıma cevap ver kadir. ben bu şehri çok seviyorum ama senin yüzünden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorum bu şehirden. kafan çalışsın kadir, kafan sadece paraya değil, hizmete de çalışsın. çalışsın ki bu şehirde, bu güzelim şehirde yaşamak bir eziyet değil, bir zevk haline dönüşsün. hedefin bu olsun, yer altı yer üstü geçitleri yapmak değil!

15 Aralık 2009 Salı

sokak gözlemleri


Sokağa çıkan insan ne kadar etrafına bakmasa da dikkatini çekecek bir sürü şey oluyor bence. Bir ses, bir koku, bir hareket bakışları ister istemez üstüne çekerek birşeylerin farkedilmesine neden oluyor. Dün gebze - kadıköy, kadıköy-m.köy, m.köy-taksim, taksim-m.köy, m.köy-acıbadem yolculuğum esnasında pek çok değişik enstantane yaşadım. Bu da bana bir sürü şey düşündürttü.

Mesela işportacılar (bu kelimeyi sanırım hayatımda ilk defa yazıyorum) olmasa hayat çok renksiz olurdu gibi geldi bana. Bir metrobüse binerken bile irili ufaklı ciddi bir alışveriş imkanı sunuyorlar insana. Üstelik hem ucuz, hem faydalı şeyler. Mesela kitap okuma feneri, 5'i bir yerde çorap, atkı, şemsiye, traş makinası ve cep telefonları satanlara değinmiyorum, onlar çalıntı gibi geliyor nedense.. Sonracığıma eşofman altı, yumuşak ev terliği, paketli çerezler ama isimsiz, askıda muzlar, arabada mandalinalar.. Hiçbirşey alasım olmasa bile bakarak geçicem diye bayağı bir hızımı kesiyorlar. Sonra düşündüm mesela, bu adamlar orada olmasa, karanlık, öyle kıl bir alt geçit olacakken orası, hareketli bir yer haline geliveriyor. Bir de köfteciler var, asla yemeyeceğimi bilsem de kokularına hasta oluyorum. O et ne eti veya ne menem bir baharat koyuyorlar içine bilmiyorum ama lezzeti de kokusu gibiyse yanarım yanarım yıllardır bir kere bile yemediğime yanarım.

Bankamatikte önümdeki insan yavaşsa anında gıcık oluyorum. Normalde asla bakmam yaptığı işleme ama dün o kadar uzun sürdü ki önümdeki adamın işlemi, dayanamadım baktım. Ve adım adım bastığı düğmeleri aynen yazıyorum. (bir kısmını hatırlamadığımdan atacağım :))

-hesap işlemleri
-hesap bilgileri
-iptal(bir önceki menü manasında)
-bakiye görüntüleme
-vadeli hesaplar
-tarih aralığı seçimi
-yazdır
-iptal
-hesap işlemleri
-hesap bilgileri
-hesap hareketleri
-bir haftalık hareketler
-listeye bak ve
-iptal
Ben bu kadarına dayanabildim, asosyallikten işiniz uzunsa ben hızlıca para çekip uzuyayım şurdan da diyemedim. Oflayıp puflayıp yoluma devam ettim. Sonra Taksim'e gittiğimde Taksim'in en güzide garantisinden çektim paramı. Ama anlayamıyorum ben, şimdi o önümdeki amcanın amacı neydi? Neden bu işlemleri yaptı? Bastırdığı kağıdı okudu mu? Biri para gönderecekti de, gönderdi mi diye ona mı baktı? Aysonu hesabı mı yapmaya çalışacak? Hepsi ya hiçbiri.

Taksim'i afişlerken farkettim ki kafe bar sahibi insan olmak akıl karı birşey değil. Hiçbir kafe sahibi veya çalışanı mutlu değil. Bir Cumartesi akşamını bile kültürel etkinliğe ayıramayacak kadar çok çalışıyorlar. Hatta birisi beni beş dakika bile bir yere göndermiyorlar dedi. Dertleştik oracıkta. İşletme sahibi olmak da o tip bir işletmede çalışmak da zor zanaat netekim. Oysa bana hep çok çekici gelirdi, yalanmış pek tabii ki..

Metrobüs şöförleri metrobüste çok vakit geçirdiklerinden olsa gerek aracı evleri gibi benimsemiş olmalılar ki metrobüsteki ısıtma sistemi bir kalorifer mantığıyla çalışıyor. Araçta 300 kişi de olsa, 15 kişi de olsa araç hep 30 derece. 15 kişiyken 30 derece makul belki ama 300 kişinin her nefesinde o derece 1 santigrat kadar artıyor kanaatindeyim. Her metrobüsten inişimde kan ter içinde kalıyorum, bu bana özel birşey olmasa gerek. Sonra neden hastalanıyor insanlar diyorlar. Önce pişir, sonra üşüt. Birisi muhterem şöförlere (bu harflerden biri o olmalı bence ama hangisi bilemedim) orasının evleri olmadığını uygun bir dille anlatsa ne muhteşem olurdu.

Söğütlüçeşme istasyonuna giderken geçilen otoparkımsı alanda tek bir sokak lambası yanmıyor. Aşırı derecede işlek olması gereken yolda genellikle kimse olmuyor ve oradan her geçişimde hızlı adımlarla ve tırsa tırsa yürüyorum. Önümde güven veren birini gözüme kestirmişsem mesafeyi açmamaya özen gösteriyorum. Beni bu hale düşürenler utansın.

Metro hala çok derin geliyor bana, iki durak için onyedibin basamak inip çıkmak hoşuma gitmese de en hızlısı bu..

Böyle işte, çok gezen mi bilir siz karar verin artık.

11 Aralık 2009 Cuma

item item




  • yağmursuz günlerde servis beklerken sabahları, üstümden kalabalık bir grup kuş sürüsü geçiyor. önce en kalabalık grup geçiyor, akabinde daha az kalabalık grup. ben vay be, hayat ne güzel, doğa işte falan demektense kollarımla başımı kapatmayı ve bu şekilde kafama gelmesi muhtemel dışkılardan korunmayı tercih ediyorum. bunun bir meali olmalı.

  • yılbaşı neşesinin mantığı nedir, yoksa bu bir kurmaca mıdır bilmiyorum. ama böyle renk renk süsler, çam ağaçları falan, bilemiyorum cidden, kararsızım. çok kapılmamakla birlikte süsleyenlere yardım edesim de oluyor, kimse beğenmese de yardımımı.

  • her sabah yürüyüş yapan yaşlı amcalar grubu vardı, hatta yanlarında hep bir de köpek oluyordu. ben servis beklerken yanımdan geçiyorlardı, bir yazımda konu etmiştim. yağmurda pes ederler, yürümezler sanmıştınız di mi? sadece köpek pes etmiş, amcamlar ellerinde şemsiye hızlı adımlar ve neşeli yüzlerle sabah yürüyüşlerini yapıyorlardı. bu sabah, gözlerimle gördüm.

  • kendimi kilit altında gibi hissediyorum zaman beni kısıtlayınca. diyelim ki gazete keyfi yapcam, ama bir süre sonra da bir yerde olmam lazım. ve o saatte o yerde olmak için öncesinde halletmem gereken işler var. işte böyle olunca gazete keyfim strese dönüşüyor. zamanın zsini bile düşünmeden yaşayabileceğim bir hayat için ne yapmam gerekiyor acaba?

  • bazen yaptığımı delicesine değersizleştirme ve manasızlaştırma eğilimim oluyor. belli dönemlerde bunu yapıyorum ve işte böyle zamanlarda insanlığa olan öfkem başlıyor..

  • şu beni geren konuşmayı bugün yapsam diyorum, hazır kotumu da giymişim, ne olacaksa olsun modundayım.

  • kendi şirketim bana milim indirim yaptığı için iş yaptığım eski şirketlerden araba indirimi dilenir oldum. nitekim daha fazla indirim yaptılar. utan ey şirketim!

  • sezen aksu aşerdim, grooveshark sen çok yaşa, iyi ki varsın, add all dedim ve sabahtan beri sezen dinliyorum. iyi geldi..

  • cuma öğleden sonrası başladı. yağmur ve cuma. trafik için başka birşeye ihtiyaç var mı?

3 Aralık 2009 Perşembe

hamile miyim?



anne, her ne kadar blogumu okumadığını bilsem de bu yazıyı sana yazıyorum. olur da bir gün belki okursun, bir şekilde denk gelirsin. ben olduğumu bilmeden okuyuverirsin.


evlenene kadar cinsel hayatıma dair herhangi bir yaşanmışlık tasavvur edemeyeceğinden olsa gerek bu konu hiç ilgini çekmezken ne oldu da bir anda ilgin buna kaydı? ben söyleyeyim; evlendim ve artık cinsel hayatım ulu orta konuşulabilir bir hal aldı, değil mi? ne de olsa size göre biz her gece çılgın aşklar yaşıyoruz ve her gece çocuk yapma ihtimaliyle yatağa giriyoruz. ve yüzümdeki en ufak bir değişiklik hamilelik belirtisi olabilir. ve ben hamile kalırsam şu sıralar bunu istemeyeceğimi bildiğin için de tedirginsin. bana sormadan bebeğe birşey yapar bu diye kuruyorsun kafanda ve beni kenara çekip hakkımı helal etmem böyle birşey yaparsan diyebiliyorsun.


aklım hayalim almıyor. alakasız kişiler bile benim cinsel hayatımı merak edip, soru sormaya yeltenebiliyorlar ya, hele bunu hiç anlamıyorum.


ve ben gerçekten bu meseleye çok sinirleniyorum. size ne ulan benim hayatımdan diye bağırmak istiyorum. torun diye ölmenizin nedenini de anlamıyorum. iki gün sevip üçüncü gün baymayacağınız ne malum, merak ediyorum. ve ben daha kendimi çekip çevirmekte zorlanırken kucağımda bebekle beni tasavvur etmenize ise dayanamıyorum.


bugün sinir yaptım buna, yazmadan edemedim..

26 Kasım 2009 Perşembe

iyi bayramlar!

bayramlardan ne kadar nefret etsem de kutlamadan edemiyorum.. ramazandan çok kurbandan nefret ediyorum, nedense her tür tartışma kurbanda yaşanıyor bizim ailede.. gerilimden hoşlanmıyorum netekim..

25 Kasım 2009 Çarşamba

öfkeli şirin

Bazen bazı insanlara, bazı şeylere, bazı olaylara falan çok öfkeleniyorum. Öyle böyle değil yani, bir an oluyor mesela, gözü kararır ya insanın, aynen öyle oluyorum. Bunun tehlikesinin farkında olduğum için de bu halimi farkeder farketmez kendimi durduruyorum. Saçmalama, sonradan pişman olacağın gereksiz duygulanımlara kapılma diyorum kendime. Farkına varmazsam veya farkına varmak işime gelmezse, üstüne bir de yanımda bana katlanabilecek birisi varsa söyleniyorum da söyleniyorum. Ama yine öfkelendiğim kişi veya olaya bir tepki vermiyorum. Neyse ki vermiyorum çünkü versem muhtemelen beni sağ koymaz tepki verdiğim kişi. Öyle sinirleniyorum işte.

Ama artık ben istiyorum ki, bu iş için ayrı bir dünyam olsun. Öfkelendim diyelim ki, öfkelendiğim kişi veya olay hakkında ağzıma geleni esirgemeden sövüp sayayım, karşımdaki de tüm sükunetiyle beni dinlesin, dediklerimi not etsin, algılasın, bundan sonraki hayatını dediklerimi kaale alarak sürdürsün -çünkü ben çok faydalı şeyler söylediğimden eminim- bana hiçbir tepki vermediği gibi üzerinden biraz vakit geçtikten sonra beni bulsun, bana müteşekkir olduğunu söylesin, sen olmasan yapamazdım desin. Müteşekkirim demezse ben onu dövdürteyim, dövdürttüğüm için müteşekkir olsun. Ama tüm bunlar hayal dünyasında gerçekleşsin, başka bir dünyada yani. O insanlar buluşabildiğim bir dünya olmalı, tek başıma öyle bir dünyada neylerim ben?

Böyle işte, birileri bu işe bir çözüm bulsun, yoksa ben içime ata ata ne hale düştüm, tuta tuta çatlayacağım be adam. Böyle de final olmaz olsun, öfkemle kalkıp zararla bu yazıyı bitiririm.

23 Kasım 2009 Pazartesi

hedefe kitlenip yaşamak yaşamak mıdır?

şu an akşam olsun da şurdan çıkalım diye düşünüyorum. çıkınca kendimi daha iyi hissedeceğimi sanarak. akşam davul iyi geçsin de eve gidip dinleneyim diye düşünüyorum sonra. sonra gece gelsin de yatıp uyuyayım. sonra ertesi gün olsun da işe gideyim ve bu hafta böylece çabuk bitsin diye düşünüyorum.
bu anı pek düşünmüyorum. bu benim her daim problemimdi, nasıl çözeceğimi de bilmiyorum. ama bu şekilde yaşamak çok zor ve sıkıcı. sürekli geleceği düşünmek - ki bir an sonrasını garantisi yok - ne aptalca bir yaşama mevhumu..
sanırım problem zamanla alakalı. zaman diye bir şey olmasa, hiç böyle tasalarım olmayacak. yetişecek bir yer, doldurulacak bir mesai olmasa mesela. gönlümden geçtiği gibi yaşabilsem. zamanın değersiz olduğu, saate bakma gereksinimi duymadığım bir hayat sürebilmek isterdim. fena halde hem de..
küçükken bakkala inip bir adet tadelle alarak geçirebildiğim ruhsal sıkıntım büyüdükçe tatminsiz bir hal aldı..
zihnim bunu inkar etse de bedenim ve beynim edemiyor.

wii wii wii wii



kahve yudumlayaraktan yazıyorum bu satırları, yudumlamadan ziyade höpürdetme diyelim. zira sıcak bu kahve, şimdi aldım ocaktan. dışarda güneşli ve sucuklu bir hava var. evet, evet, sucuk işte, havada sucuk kokusu var, sık sık olduğu gibi.

haftasonu hayatımıza bir oyun konsolu girdi, wii adında. iki gün boyunca tenis, bowling, beyzbol, golf ve boks oynadık. en çok tenis ve boks. kumandayı azcık oynatsan da aynı hareketi yapacakken deli dana gibi yüklenerek hareketi yapıyorum. haliyle hakkaten tenis oynamışcasına sırt kaslarım ağrıyor şu an. oynarken saatlerce boks yapmışız gibi kan ter içinde kalıyoruz. bir spor salonuna yazılmadık belki ama spor salonunu evimize getirdik diyebiliriz bu duruma sanırım. hava durumunu önemsemeksizin istediğimiz vakit tenis oynayabiliriz yani. güzel birşey. gün gelir sıkılırız elbet ama olsun, şimdilik hareket oluyor bize de.. ha bi de, halının üstünde oynayınca, yepisyeni halıların havı çıkıyor, ortalık havdan geçilmiyor. e çıksın tabii, geç çıkmasındansa hemen çıkması yeğdir. düşüncem evdeki tüm halıları belli periyodlarla ayaklarımızın altına sermek ve onların da üstünde tenis oynamak. tüm hav bi kerede çıksın bitsin. tekrar tekrar uğraştırmasın bizi.
sırt ağrılarımı saymazsak - birkaç kere daha oynarsam birşeyim kalmaz sanırım - gayet eğlenceli bir olay bu. akşam gidiyim de biraz antrenman yapayım.

11 Kasım 2009 Çarşamba

rearviewmirror

kış geldi, ağrılı günler başladı. boynumdan sağa doğru kayan, koluma uğrayıp geri dönen, az daha aşağı kayan ve ara ara sol hattıma da bulaşan uyuz mu uyuz bir ağrı yaşıyorum. ağrı düşünmemi bile engelliyor. sadece onu düşünmemi istiyor. ilaç aldım bana mısın demedi. birkaç saat sonra mı bana mısın diyecek bilmiyorum.

dün bir oyuna gittik, bizim gibi arıza insanların varlığını öğrenmek, onları izlemek süper keyifliydi. bir sürü imge, duygu, anı canlandı gözümün önünde. ve ben de 50 yaşımı geçtikten sonra hala böyle şeyler yapabiliyor olmak isterim.

yazamıyorum, zira sol kolum çok ağrıdı, oysa neler neler vardı aklımda yazarım dediğim (abart da okur merak etsin,uyanık seni..)

kısmet başka yazıya. elveda..

4 Kasım 2009 Çarşamba

huysuz ve tatsız kadın

Bir insanın asabiyeti maksimum kaç gün sürer konulu testimize hoş geldiniz. Asık surat, çatık kaş, memnuniyetsiz halleriyle ben yazarınız karşınızdayım.
Öfkeyle kalkan zararla oturur mottosu başta olmak üzere yeryüzündeki bütün özlü sözlere, deyimlere, atasözlerine, laf ebelerine kıl olmaktayım. Beni yatıştırmaya çalışan herkese kulağımı tıkamak, mümkün mertebe kimseye bulaşmamak istiyorum. Nitekim, bu ruh halinde yapmayacağım aşağılıklık yoktur. Kötü bir insanım artık, içim fesat. Yani son iki gündür işte, kötüyüm ben kötüyüm kötüyüm kötüyüm, ishal yapar kustururum, küstürürüm.

Abudik ve de gubidik iş teklifleri alıyorum. Nedendir bilinmez hepsi Gebze'de. Sanırım Gebze bir batak ben de bu bataktan kurtulamayacağım. Hiçbir teklif cazip gelmiyor, hiçbiri heyecanlandırmıyor beni. Eskiden biri iş teklifi için aradığında kalbim güm güm ederdi, şimdi dalga geçiyorum telefonda. Yaştan dolayı da olabilir, umursamazlık ruh halimden de olabilir. İş meselesinde heyecanımı kaybetmiş olmamdan kaynaklı da olabilir. Yaptığım işin güzel bir yanı yok ki bir başkası daha cazip gelsin. Ha, 2-3 katı maaş versinler, giderim. En azından iş dışı zamanımdan nispeten fazla keyif alırım. Ama herşey para da değil. Yok ya, herşey para galiba.

Neyse, budur ruh halim. Don't touch me. Ben can touch this diyene kadar.