- Tam sekiz yıl 3 aydır hemen her haftaiçi gününde, sabah 6:30'da açıyorum gözlerimi bu dünyaya. Ve sonra başlıyor hummalı bir koşturma. Bugün ne giycem? Servis kaçacak. Acele etmeliyim. Bir gün bile oturup evde doyasıya kahvaltı yapacak bir durumum olmadı. Sonuç?
- Üst geçitte merdiven çıkmakta olan kadınlı erkekli 7 kişilik bir grubun hepsinin elinde bir adet muz olmasını neye yormalı?
- İşyerinde arkadaşlık diye birşey var mı? Hem de birlikte iş yaptığın insanla arkadaş olabiliyor musun? Benim neden hiçbir iş yeri arkadaşlığım daim olamadı. İşten ayrıldıktan sonra sönümlenerek bitti. Veya çok çok nadir görüşen insanlar haline geldik.
- Herkese aşırı miktarda kıl olmak için özel bir çaba sarfetmem hiçbir zaman gerekmedi. Tuhaf değil mi?
- Önceden planlamasını yapmadığım günleri yaşamakta bu kadar zorlanmam doğru mu? Herkes belirsiz bir gün hayali kurar (ben de dahil), gel gör ki öyle bir gün geldiğinde de ne yapacağımı bilemeyip kös kös oturan gene ben oluyorum. Belki de oturmaya ihtiyacım var da ben kendimi yanlış anlıyorum. Kim bilir.
- Servislerde dinlenen her tür müziğe ultra mega gıcık oluyorum. Üstelik ben servise bindiğimde çalan radyonun başka birisi binince kapatılmasına da "ben adam değil miyim ulan!" diye bağırasım geliyor.
- O aptal müzikleri dinleyince (duyunca) kendimi zehirlenmiş hissediyorum. Arınmak için ne dinlemeliyim?
- Bu ara dinlediğim hiçbir müzik tatmin etmiyor. Yeni ama yepisyeni şarkılar dinlemek istiyorum artık. Help me..
- Dün akşam televizyonda rastgele denk geldiğim bir film gözlerimin önünden gitmiyor. Tuhaftı..
- Az bir çaba ile köşeyi dönen insanlara aşırı kılım. Biz keriz miyiz???
- Anne-çocuk, hastalık, doğumgünü, kutlama muhabbetleri de bu ara hiç sarmıyor ne yalan söyliyim.
- Yazmaktan da baydım an itibariyle. Böyle durumlarda yazı işine hiç bulaşmasam, ama zehrimi nasıl akıtıcam başka türlü :(
28 Eylül 2010 Salı
istersen dağlar dağlar...
Bu şarkının adı isyankar mıydı? Niyeyse öyle kalmış aklımda, bu bağlamda isyanlarımı yazmak istiyorum. Bugün itibariyle hayata ve genel olarak herşeye karşı kaşlarım çatık.
22 Eylül 2010 Çarşamba
"sarıl desen sarılamam olmaz"
İnsanlar ne kolay gaza geliyorlar, ne kolay inanıyorlar. Gösterilen tam da yapmak istediği etkiyi ne de hızlı yapıyor. Ben özellikle bunu vurguluyorum ki sen de buna inan diyen internet haberciliğine tav olan insanlar, azıcık kafanızı kullansanız keşke..
Tamam, ben de aşırı şüpheciyim artık, belki bu kadarı da fazla ama benim böyle olmamın sebebi de var elbette. Duyduklarımız, sonradan öğrendiklerimiz, bize gösterilenle aslında gerçekleşen arasındaki dağlar kadar fark... Gel de paranoyak olma. Gel de komplo teorileri yürütüp durma..
Hep bölünmek istiyoruz. Bizden olmayan varolmasın istiyoruz. Kafamızdaki kalıpları yıkamıyoruz. Doğru bildiklerimizden asla ödün vermiyoruz. Kendimizden o kadar eminiz ve doğru hayatı bizim yaşadığımız konusunda o kadar ısrarcıyız ki diğer hayatları kabul etmediğimiz gibi çoğu zaman kendi hayatlarımıza tehdit addediyoruz onları. Bu bir içgüdüsel varolma çabası mı tek başına? Bilemiyorum.
Hayat güzel, herkes bu hayatta payına düşeni yaşamak istiyor, eyvallah.. Peki ya diğerleri?
Tamam, ben de aşırı şüpheciyim artık, belki bu kadarı da fazla ama benim böyle olmamın sebebi de var elbette. Duyduklarımız, sonradan öğrendiklerimiz, bize gösterilenle aslında gerçekleşen arasındaki dağlar kadar fark... Gel de paranoyak olma. Gel de komplo teorileri yürütüp durma..
Hep bölünmek istiyoruz. Bizden olmayan varolmasın istiyoruz. Kafamızdaki kalıpları yıkamıyoruz. Doğru bildiklerimizden asla ödün vermiyoruz. Kendimizden o kadar eminiz ve doğru hayatı bizim yaşadığımız konusunda o kadar ısrarcıyız ki diğer hayatları kabul etmediğimiz gibi çoğu zaman kendi hayatlarımıza tehdit addediyoruz onları. Bu bir içgüdüsel varolma çabası mı tek başına? Bilemiyorum.
Hayat güzel, herkes bu hayatta payına düşeni yaşamak istiyor, eyvallah.. Peki ya diğerleri?
21 Eylül 2010 Salı
time
- Bir haftadan uzun süredir yazmadığım için konu bütünlüğü olan bir yazı yerine madde madde bir yazı yazasım oldu. Tüm maddeler aynı konuyla ilgili olursa lütfen kimse bana kızmasın.
- Eylül ayı geldi, hatta neredeyse bitti. Eylül demek, okulların açılması demek, havanın serinlemesi, insanların şehre geri dönmesi, nüfusun kalabalıklaşması, trafiğin artması demek. Benim içime su serpen bir ay olmakla beraber melankolik ruh hallerine de sokar beni Eylül ayı.
- İnsan yaşlandıkça daha erken uyanıyor sanırım. İlk defa bir cumartesi günü 7 buçukta açtım gözümü. Üstelik uykumu da almıştım. Böyle olunca haftasonu da dolu dolu geçiyor, gün ölmüyor.
- Değişikliklere kolay adapte olabilen bir cins var mı merak ediyorum.
- Yorum olarak gelen spamleri blogspot temizliyormuş, bu onun temizlemedikleri spam değil mi demek. Misal, Almanya'dan Sevgi, gerçek misin sen? Eğer gerçeksen sevinmeli miyim namım Almanyalara ulaştı diye yoksa ben zaten biliyordum yurtdışından da okunduğumu diye kasılmalı mıyım? (yok be nerden bilcem, baktığım mı var)
- Olumsuz bir insan olarak olumsuz insanlara uyuz oluyorum ve onlara baktıkça olumsuz olmamanın ne derece önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyorum. Olumlu ol, olumlu ol diye kendime bağırıyorum.
- Öğlen teneffüsümde işten bahsetmekten nefret ediyorum, burda blog yazarken tepeme dikilenleri de ışın kılıcıyla dürtmek istiyorum.
- Apartmanımızın giriş katında ikamet etmekte olan ve sık sık balkonda görünen beyaz kediciğe bir gün dokunabilecek olma ihtimali beni benden alıyor. Bakışlarını, kuyruğunu oynatışını falan gözümün önünden atamıyorum. Eve girmeden önce o dairenin tüm balkonlarını röntgenleme adeti edindim, gören hırsız sanacak.
- Sokaktaki kedileri besleyen ve her gün aynı saatte elinde poşetlerle bizim sokağa giren amcayı gören kedilerin çarpışan arabalardaki anten misali kuyruklarını havaya dikip amcayı izlemelerine bayılıyorum. Amcanın tüm çöplere kafayı uzatıp, içindeki kedileri de sofraya davet etmesine ise söyleyecek söz bulamıyorum.
- Hrant'ı aldım, okuyorum, hakkında bir ansiklopedi yazılmış neredeyse. Yanımda taşıyamıyorum, o derece ağır. Ama güzel, tanıtıcı, eğitici, öğretici, süper bir kitap. Tavsiye ediyorum.
- Hala yazılarıma düzenli olarak fotoğraf veya resim koyabileceğim bir site bulamamış olmanın ezikliğini yaşıyorum. Haliyle bu yazı da sırf yazı olarak kaydediliyor.
12 Eylül 2010 Pazar
bir bayramın anatomisi
Oldum olası ramazan ayını da bayramını da sevemedim. Ramazan ayını sevmeme nedenlerim bende saklı kalsın - az çok tahmin edilebilir şeyler zaten - bayramı neden sevmediğimden bahsedeyim. Bayramlarda tipik davranan bir aile bizimkisi. Nedir yani? Aile büyüklerine gidilir. Yemekler yenir, tatlılar yenir. Sonra başka aile büyüklerine gidilir. Çekirdek denebilecek kıvamda bir aile olduğumuzdan da bu merasimler çoğunlukla bir günle sınırlı kalır.
Evlendikten sonra benim için ikinci ve üçüncü gün bu ev gezmelerinin devam etmesi sözkonusu bile olmadığından bayram benim için bir gün külfet, kalan günler tatil demektir. Babaannem annemlerle yaşadığından, amcamlar da onu görmek için annemlere gittiğinden, ilk gün annemlere gidilir ve baba tarafındaki aile büyükleri görülmüş olunur. Mütemadiyen yemek yemek hadisesine fazla girmeyeceğim. Sonrasında olaylı/olaysız bir şekilde (olaylı çünkü köprü trafiği bayrama küfrettirecek derecede yoğundur her daim) anneanneme gidilir. Teyzemler de orada olduğundan ailenin anne tarafı büyükleri de aradan çıkartılmış olur. Buradaki yemek kısmına da hiç değinmesem daha iyi. Bayramın ilk günü acıkma hissiyatını unutuyorum ben şahsen. Durmadan yiyelim modu geçerli olduğundan sesimizi çıkarmadan çatalı ağzımıza sokuyoruz. Sonuç? Göbek!
Yazacak pekçok lafım birikti, nitekim yazıya başlayalı 1,5 saat oldu, araya giren kişilerden ötürü dağıldı aklım ve de fikrim. İyisi mi kıyafetsel temizlik yapıp yollara döküleyim. Sonra devam ederim bir gün elbet!
Evlendikten sonra benim için ikinci ve üçüncü gün bu ev gezmelerinin devam etmesi sözkonusu bile olmadığından bayram benim için bir gün külfet, kalan günler tatil demektir. Babaannem annemlerle yaşadığından, amcamlar da onu görmek için annemlere gittiğinden, ilk gün annemlere gidilir ve baba tarafındaki aile büyükleri görülmüş olunur. Mütemadiyen yemek yemek hadisesine fazla girmeyeceğim. Sonrasında olaylı/olaysız bir şekilde (olaylı çünkü köprü trafiği bayrama küfrettirecek derecede yoğundur her daim) anneanneme gidilir. Teyzemler de orada olduğundan ailenin anne tarafı büyükleri de aradan çıkartılmış olur. Buradaki yemek kısmına da hiç değinmesem daha iyi. Bayramın ilk günü acıkma hissiyatını unutuyorum ben şahsen. Durmadan yiyelim modu geçerli olduğundan sesimizi çıkarmadan çatalı ağzımıza sokuyoruz. Sonuç? Göbek!
Yazacak pekçok lafım birikti, nitekim yazıya başlayalı 1,5 saat oldu, araya giren kişilerden ötürü dağıldı aklım ve de fikrim. İyisi mi kıyafetsel temizlik yapıp yollara döküleyim. Sonra devam ederim bir gün elbet!
8 Eylül 2010 Çarşamba
Bayram, arefe, ve daha başka şeyler
Bugün arefe ya da arife, bunun doğrusunu hiçbir zaman öğrenemedim, artık merak da etmiyorum. Her neyse adı, bugün yarım gün, gün tam gün gerçi de biz yarısında çalışıcaz, yarısında da tatil yapıcaz. Peki bu mantıksızlık neden? Yani 4 saat çalışmak için - ki çalışan birini görürseniz bana da haber verin - 1 saat gidiş, 1 saat dönüş olmak üzere 6 saati heba etmek neden?
Aha ben mesela, gelmişim burda sabahın köründe blog yazıyorum. Misal sistem yavaşlamış sorabileceğim kimse yok, çünkü herkes yarım gün izin aldı. Yap şunu komple tatil, ne sen uğraş, ne biz uğraşalım.
Benim de parmaklarımı yorma sabah sabah :)
Neyse, bu vesileyle herkesin bayramını kutlarım. Çok şeker yemeyin, midenizi bozmayın. Favori tatlılarım bu bayram da, her bayram olduğu gibi, kadayıf, revani ve şekerpare. Hamur ve şerbetli, evet!
Aha ben mesela, gelmişim burda sabahın köründe blog yazıyorum. Misal sistem yavaşlamış sorabileceğim kimse yok, çünkü herkes yarım gün izin aldı. Yap şunu komple tatil, ne sen uğraş, ne biz uğraşalım.
Benim de parmaklarımı yorma sabah sabah :)
Neyse, bu vesileyle herkesin bayramını kutlarım. Çok şeker yemeyin, midenizi bozmayın. Favori tatlılarım bu bayram da, her bayram olduğu gibi, kadayıf, revani ve şekerpare. Hamur ve şerbetli, evet!
7 Eylül 2010 Salı
bir tatilin anatomisi
Her an ne yaptığını beyan eden bir şahsiyet olmadığım gibi gerek facebook, gerek twitter gibi sitelerden an be an ne yediğini, ne içtiğini, nerede olduğunu beyan eden insanlara da ultra mega gıcık olduğumu az buçuk belli etmişimdir. Haliyle önceki hafta tatile gittiğimi de kimsenin ruhu duymadı. Tatilimden bahsetmeyi de hiç istemezdim gel gör ki bu tatil işlerinde bloglara aşırı derecede önem verir bir insan oldum. Ekşisözlük ve googledan bulduğum blogları illa ki okuyorum bir yere gitmeden önce. İşte bu yüzden de blog yazmanın önemli, tatille ilgili geri bildirimde bulunmanın ise sonraki zamanlarda tatile gidecek insanlara faydası dokunacağından daha da önemli olduğunu düşünmekteyim.
Gelelim tatile.
Mekan: Marmaris'in Selimiye köyü
Tarih: Ağustos'un en sonu
Ulaşım: Uçak
Herşeyden önce uçakla bir yere gitmenin hızlı olduğunu kim iddia etmişse halt etmiş demek istiyorum. Özellikle de havalimanına uzak mekanlara uçakla gitmek zamansal bir fayda getirmemekte. Olsa olsa daha az popo ağrısına neden olmaktadır. 10:45'teki uçağa binmek için 8'de uyanıyorsam, indikten sonra da 2,5 saat yol gidiyor ve saat 14:30 civarı varmak istediğim noktada oluyorsam yemişim ben uçağı. Demem o ki Ege ve Güney Ege'ye uçakla gitmektense imkan varsa arabayla gitmek daha doğru, daha mantıklı. Hem aynı yerde sabitlenip kalmaz insan, hem de ulaşım çilesini dilediği şekilde çeker.
Selimiye nasıl bir yer?
Bir ucundan bir ucuna tahminen 4 km olan, minik bir köy Selimiye. Gerçek anlamıyla köy ama. Keçiler, kuzular, koyunlar, danalar, inekler, eşekler, tavuklar, horozlar, meyva ağaçları, ekmek yapan, çeşmeden su alan insanlarıyla tam anlamıyla bir köy. Ve kokusuyla tabii ki. Bir ana caddesi var, onun haricindeki her yer patika, keçiler sağolsun, ulaşım için epey çalışmışlar.
Denizi nasıl?
Deniz köyün en uzak ucunda nispeten daha güzel. Genel olarak bir göl kadar durgun ve dalgasız bir denizi var. Ama bir anda derinleşiyor ve kumsaldan giriş diye birşey yok. Hep iskele, hep iskele. Ayak değen yerler de taşlık ve deniz kestaneli. Deniz ayakkabısı şart, eğer ayağım yere değsin diyen bir yüzücü (non-yüzücü) iseniz. Şnorkel yapınca değişik şeyler görülebiliyor evet ama bir cennet de değil hani. Eh işte yani, idare eder. Birkaç kalamar, üç dört deniz anası (ki bunları denizde görmesem - en azından benim yüzme alanımda - daha mutlu olurdum) haricinde enteresan balık pek yoktu. Denizi kimi zaman çok temiz, kimi zaman pis olabiliyor. Rüzgara ve akıntıya bağlı sanırım. Açık denize minicik bir yerden açıldığı ve 3 tarafı dağ ile çevrili olduğu için deniz kolay kolay temizlenemiyor.
Yemek?
Bir tane güzel restoranı var, sardunya adında. Güzeldi mezeleri falan ama gayet kazıkçı. Bir şekilde çok popüler olmuş, çok talibi var. Ama bence bunun nedeni güzelliğinden çok rakipsiz oluşu. Bir rakibi var aurora restoran, orası da ne hikmetse bana pek çekici gelmedi.
Otel mi pansiyon mu?
Köyde epey bir otel ve pansiyon var. Köylülerin evinde bile kalınabiliyor. Biz butik otel takıntılı olduğumuz için bir butik otelde kaldık. Les terrasses de selimiye adında. Yazarken bile zorlanıyorum, gerisini siz düşünün. Oteli bir Fransız işletiyor, adı Solenne. Otelde türk ve yabancı birkaç çalışan var, hiçbiri Solenne de dahil türkçeyi doğru dürüst konuşamıyor. Hadi yabancıları anladım, türk olan ve köyde yaşayan kadının türkçesi nasıl olmuş da fransız aksanına dönmüş. Bu kısmını çözemedik. Yine de herkes iletişebilmek için canla başla çalışıyor.
Kahvaltısı çok sıradan ve kimi sabahlar bayık denecek bir hale geldi. Ekmeği adamı öldürüyor, köy ekmeği, yedikçe yiyor insan. Tereyağını sür babam sür insanın içi bayılıyor haliyle.
Akşam yemeğini orda yemek isterse kişi 14 euro daha ödüyor. Fiks bir menü çıkıyor. Fransız aşçı Solenne'nin dayısı. Sevimli bir kişi, yemekleri de güzel yapıyor, porsiyonları çok büyük, aile geleneğiymiş. Öyle dediler.
Önemli ve .oktan bir detay olacak belki ama odalardaki ve ortak kullanımdaki tuvaletlerde, yani oteldeki hiçbir tuvalette taharet musluğu yok. Ben durur muyum, hemen nedenini sordum, çünkü sadece bizim odada yok sanmıştım. Meğersem hiçbir odada yokmuş. Bunu soran ikinci müşteriymişim. İnanamadım, her gelen türk müşteri soruyordur diye düşünmüştüm, pismiş meğer bizimkiler, ölü eşşek gibi kokuyorlarmış zaten. Türk bir adam müslüman mahallesinde salyangoz satmak olarak nitelendirdi bu durumu. Bense denyoluk olarak değerlendiriyorum. İdare ettik mi ettik!
Otelin en kötü tarafı arabasızlara deniz için her gün 35 dk gidiş, 35 dk dönüş yolu bahşediyor olması. Çünkü otel tepede. Tozlu, topraklı bir yoldan güneşin alnında aşağı inip, gün batarken yukarı çıkmak, giyinip tekrar aşağı inilecekse de bunu günde 4 kere yapmak gerekiyor. Şikayet etmeden yaptık mı? Yaptık. Neden? Çünkü butik!
Önemli bir ayrıntı, köyde taksi yok. Sardunya taşıma hizmeti veriyor. Köyde taksi olmamasını ise benim aklım almıyor. Heralde herkes cintoş olduğundan arabasıyla gidiyor buraya. Bilemedik...
Sonuç?
Gidip görülebilir ama iki gün uğranıp başka diyarlara yelken açılmalı. Denizi güzel, atmosferi güzel, sakin, huzurlu bir yer. 5-6 gün çok buraya, 2 günde tadından yenmez.
Gelelim tatile.
Mekan: Marmaris'in Selimiye köyü
Tarih: Ağustos'un en sonu
Ulaşım: Uçak
Herşeyden önce uçakla bir yere gitmenin hızlı olduğunu kim iddia etmişse halt etmiş demek istiyorum. Özellikle de havalimanına uzak mekanlara uçakla gitmek zamansal bir fayda getirmemekte. Olsa olsa daha az popo ağrısına neden olmaktadır. 10:45'teki uçağa binmek için 8'de uyanıyorsam, indikten sonra da 2,5 saat yol gidiyor ve saat 14:30 civarı varmak istediğim noktada oluyorsam yemişim ben uçağı. Demem o ki Ege ve Güney Ege'ye uçakla gitmektense imkan varsa arabayla gitmek daha doğru, daha mantıklı. Hem aynı yerde sabitlenip kalmaz insan, hem de ulaşım çilesini dilediği şekilde çeker.
Selimiye nasıl bir yer?
Bir ucundan bir ucuna tahminen 4 km olan, minik bir köy Selimiye. Gerçek anlamıyla köy ama. Keçiler, kuzular, koyunlar, danalar, inekler, eşekler, tavuklar, horozlar, meyva ağaçları, ekmek yapan, çeşmeden su alan insanlarıyla tam anlamıyla bir köy. Ve kokusuyla tabii ki. Bir ana caddesi var, onun haricindeki her yer patika, keçiler sağolsun, ulaşım için epey çalışmışlar.
Denizi nasıl?
Deniz köyün en uzak ucunda nispeten daha güzel. Genel olarak bir göl kadar durgun ve dalgasız bir denizi var. Ama bir anda derinleşiyor ve kumsaldan giriş diye birşey yok. Hep iskele, hep iskele. Ayak değen yerler de taşlık ve deniz kestaneli. Deniz ayakkabısı şart, eğer ayağım yere değsin diyen bir yüzücü (non-yüzücü) iseniz. Şnorkel yapınca değişik şeyler görülebiliyor evet ama bir cennet de değil hani. Eh işte yani, idare eder. Birkaç kalamar, üç dört deniz anası (ki bunları denizde görmesem - en azından benim yüzme alanımda - daha mutlu olurdum) haricinde enteresan balık pek yoktu. Denizi kimi zaman çok temiz, kimi zaman pis olabiliyor. Rüzgara ve akıntıya bağlı sanırım. Açık denize minicik bir yerden açıldığı ve 3 tarafı dağ ile çevrili olduğu için deniz kolay kolay temizlenemiyor.
Yemek?
Bir tane güzel restoranı var, sardunya adında. Güzeldi mezeleri falan ama gayet kazıkçı. Bir şekilde çok popüler olmuş, çok talibi var. Ama bence bunun nedeni güzelliğinden çok rakipsiz oluşu. Bir rakibi var aurora restoran, orası da ne hikmetse bana pek çekici gelmedi.
Otel mi pansiyon mu?
Köyde epey bir otel ve pansiyon var. Köylülerin evinde bile kalınabiliyor. Biz butik otel takıntılı olduğumuz için bir butik otelde kaldık. Les terrasses de selimiye adında. Yazarken bile zorlanıyorum, gerisini siz düşünün. Oteli bir Fransız işletiyor, adı Solenne. Otelde türk ve yabancı birkaç çalışan var, hiçbiri Solenne de dahil türkçeyi doğru dürüst konuşamıyor. Hadi yabancıları anladım, türk olan ve köyde yaşayan kadının türkçesi nasıl olmuş da fransız aksanına dönmüş. Bu kısmını çözemedik. Yine de herkes iletişebilmek için canla başla çalışıyor.
Kahvaltısı çok sıradan ve kimi sabahlar bayık denecek bir hale geldi. Ekmeği adamı öldürüyor, köy ekmeği, yedikçe yiyor insan. Tereyağını sür babam sür insanın içi bayılıyor haliyle.
Akşam yemeğini orda yemek isterse kişi 14 euro daha ödüyor. Fiks bir menü çıkıyor. Fransız aşçı Solenne'nin dayısı. Sevimli bir kişi, yemekleri de güzel yapıyor, porsiyonları çok büyük, aile geleneğiymiş. Öyle dediler.
Önemli ve .oktan bir detay olacak belki ama odalardaki ve ortak kullanımdaki tuvaletlerde, yani oteldeki hiçbir tuvalette taharet musluğu yok. Ben durur muyum, hemen nedenini sordum, çünkü sadece bizim odada yok sanmıştım. Meğersem hiçbir odada yokmuş. Bunu soran ikinci müşteriymişim. İnanamadım, her gelen türk müşteri soruyordur diye düşünmüştüm, pismiş meğer bizimkiler, ölü eşşek gibi kokuyorlarmış zaten. Türk bir adam müslüman mahallesinde salyangoz satmak olarak nitelendirdi bu durumu. Bense denyoluk olarak değerlendiriyorum. İdare ettik mi ettik!
Otelin en kötü tarafı arabasızlara deniz için her gün 35 dk gidiş, 35 dk dönüş yolu bahşediyor olması. Çünkü otel tepede. Tozlu, topraklı bir yoldan güneşin alnında aşağı inip, gün batarken yukarı çıkmak, giyinip tekrar aşağı inilecekse de bunu günde 4 kere yapmak gerekiyor. Şikayet etmeden yaptık mı? Yaptık. Neden? Çünkü butik!
Önemli bir ayrıntı, köyde taksi yok. Sardunya taşıma hizmeti veriyor. Köyde taksi olmamasını ise benim aklım almıyor. Heralde herkes cintoş olduğundan arabasıyla gidiyor buraya. Bilemedik...
Sonuç?
Gidip görülebilir ama iki gün uğranıp başka diyarlara yelken açılmalı. Denizi güzel, atmosferi güzel, sakin, huzurlu bir yer. 5-6 gün çok buraya, 2 günde tadından yenmez.
1 Eylül 2010 Çarşamba
bir dönüş daha
virajlı yollardan, içimdeki bulantıdan, durmadan ağlayan, ağlamadığında bağıran bebekten, dalaman havaalanından, oraya ulaşma çabalarından, beklemelerden, bir üşüyüp bir titremeklerden, kısacası dönüşlerden nefret ettim. herkes gittiği yerde kalsa trafik de olmazdı hem! Ne tez ama!
24 Ağustos 2010 Salı
Bir doktor macerasının daha sonuna geldik
Bu fotoğrafta gördüğünüzü (ki benim fevkalade yamuk boynum ve nacizane fındık fıtıklarım oluyor bunlar) ve benzeri pek çok şeyi yorumlamak için 7 ila 12 yıl arasında eğitim alan beyaz önlük giyer insanlardan ne kadar hazzetmediğimi bir bilseniz.. Evet, tüm doktorlardan nefret ediyorum, akrabam olanlar (başta babam olmak üzere) hariç. Akraba doktor kadar büyük bir veli nimet yoktur. O her türlü nazınızı çeker, sizi diğer doktorların gereksiz böbürlenmelerinden kurtarır ve vücudunuza sıkışmış kağıt banknotları pahalı hastanelerde çıkarttırmanızı engeller. Candır bir nebze..
Diğer doktorları neden sevmiyorum peki?
Öncelikle ukala dümbeleği oldukları için. Herşeyi en iyi kendileri biliyor sanki. Örnek veriyorum;
Doktora gidilir, doktor klasik başlangıcı yapar.
- Evet, dinliyorum.
- Benim boyun fıtığım var, fakat..
- Nerden biliyorsun?
- (ebem söyledi, içimden) (malum oldu) (attım tuttu) Çünkü bundan 8 yıl kadar önce teşhis kondu, geçen sene de mr çektirdim, duruyor, gitmemiş, düzleşmiş de boynum bir güzel.
- Hm, peki, şimdi?
- Vs...
Bence onlara göre hastalar hep hastalık hastası. Yani bence adam içinden o an şöyle düşündü, boyun fıtığı modası var, her boynu ağrıyan kendini fıtık sanıyor, bu kız da saf bişeye benziyor, kesin ölçtürmeden kendine fıtık teşhisi koydu, dur ben şunu bir bozayım, lafı gediğine koyayım.
Sonracığıma bu adamlar ne kadar dinliyorum dese de aslında hiç dinlemiyor. Hep başka şeyler düşünüyor, naparım da bu hastadan çabuk kurtulurum ama bunu yaparken de onu yolarım diye bakıyor. Ve insanda doktorun acelesi var, başka hastaları kuyruk oldu, ben de ayıp ediyorum adamı sıkıcı hikayemle oyalıyorum hissiyatı yaratıyor. Oysa veriyorum muayene parasını, istersem yarım saat oyalarım. Yok ama, en uzun muayene 8 dakika sürüyor. Gelsin paralar..
Biraz meraklı bir hastaysanız ve eliniz kolunuz rahat durmamış internetten hastalığınızı araştırmışsanız aman diyim bundan doktora bahsetmeyin. İşte böyle anlarda doktorun dümbeleklik damarı kabarır. Sen benim teşhisimi sallamıyor musun lan yoksa diye size öyle bir ters bakış fırlatır ki boynunuz önünüzde ezik ezik odayı terketmek zorunda kalırsınız. (yok yok, bana böyle olmadı, bunu daha önceden deneyimlediğim için doktorun huyuna giderek sordum sorularımı)
Doktora gitmeye karar verdiğim anda bana ilaç verip geri göndereceğini, üstelik bunu yapmadan önce bana bir de MR çektirip bunaltacağını biliyordum. Ama bir anlık gaza gelip gittim. Sonuç ne mi oldu? Aldım ilaçlarımı oturdum aşağıya. Bir de sigortamın karşılamadığı yüzde 20lik 120 tl var, bir de iki günde kaybettiğim 3 saat. Ey blog, hatırlat bana, bir daha doktora gitmeyeyim. Acil bir durum olmadığı sürece internet olsun benim doktorum. Tamam mı?
Zaten doktorların benim gibi hastaları sevmediğine kanaat getirdim. Yani mesela yüksekten düşüp belini incitmiş ve tekerlekli sandalyeyle oraya gelen bir hasta ile, benim gibi "15 gündür ağrım geçmedi dohtor bey" diyen hasta doktorun gözünde aynı değil. Ben şımarık hastayım doktorun gözünde. Çünkü 15 gündür ağrım geçmemiş olmasına rağmen gayet normal hayatıma devam edebiliyorum. Tek sorunum biraz kaşınmış olmak, onun görevi de beni boş laflarıyla rahatlatmak. Oysa öbürü gözünün içine bakıyor doktor bir ilaç yazsın, bir ameliyat yapsın da adım atabilir hale gelebileyim diye. İşte bu yüzden demin de dediğim gibi acil bir durum haricinde doktora gitmek gereksiz. Hatta ve hatta kerizlik..
Bir de şu MR meselesi var değinmek istediğim. Yıllar önce çıkmış bu olayda zerre teknolojik ilerleme yok sanırım. Bir alet bu kadar mı gürültülü olur. O çıkarttığı gürültülerle benim bünyeme ışın gönderiyorsa zaten kısa olacağını umduğum ömrümden aylar eksilmiş olmalı. Zira, çıktığımda kafam o biçim ağrıyordu, boynumun ağrısından bahsetmek bile istemiyorum. Klostrofobik mezar hali de cabası. Gözlerimi kapatıp kırlarda, bayırlarda koşuyormuş hayalleri kurmuş olsam da o onbeş dakika geçmedi gitti. Buradan furuşun blogunu takip eden meşhur isviçreli bilim adamlarına sesleniyorum. Lütfen şu mr olayını daha sessiz bir hale getirin. Bir de o mezar efektinden vazgeçin artık, her canlı ölümü tadacak biliyoruz ama henüz erken değil mi bunu deneyimlemek için?
Bir doktor macerasının daha sonuna geldik. Uzun bir süre tekrarlanmaması dileğiyle kuşburnu sağlıklı günler diler..
17 Ağustos 2010 Salı
Mental Sickness
Çözemiyorum, çözülemiyorum, kendimi kendimden sıyırıp atamıyorum. Basit bir sabah depresyonu değildi bu, bir hayli mental sickness belirtisi vardı. Kim bilebilir ne olduğunu? Neden olduğunu ya da?
Yaşamayı sevmek cesur olmanın bir sonucu bence. Hayatına dair kararlar alıp ne pahasına olursa olsun onları uygulamak değil mi cesur olmak. Mesela her sabah sıkıldım işe gitmekten diye kalkmak değil de, bu sabah işe gitmeyeceğim, bundan sonra da gitmeyeceğim diyebilmek. Buna sevinebilmek, içinde acaba yanlış mı yapıyorum şüphesinden zerre olmaması. Verdiğin kararın arkasında durabilmek. Sana gerizekalı enayi gözüyle bakanlara gülümseyip geçebilmek. Umursamamak kimseyi, sadece kendini, sadece kendi mental sicknessını. Geri gelmeyecek birşey çünkü o, gitti mi dönüşü yok.
Peki ben ne bekliyorum acaba? Cesaret iksiri mi içmeliyim? Bu memnuniyetsizlikle nereye kadar? Konuşmak dahi istemiyorum, bana soru sorulmasını ise hiç istemiyorum. Tüm sorulara "sanane!" cevabını yapıştırasım var. Kaldıramıyorum.
Budur ruh halim, bunal(d)ım...
Yaşamayı sevmek cesur olmanın bir sonucu bence. Hayatına dair kararlar alıp ne pahasına olursa olsun onları uygulamak değil mi cesur olmak. Mesela her sabah sıkıldım işe gitmekten diye kalkmak değil de, bu sabah işe gitmeyeceğim, bundan sonra da gitmeyeceğim diyebilmek. Buna sevinebilmek, içinde acaba yanlış mı yapıyorum şüphesinden zerre olmaması. Verdiğin kararın arkasında durabilmek. Sana gerizekalı enayi gözüyle bakanlara gülümseyip geçebilmek. Umursamamak kimseyi, sadece kendini, sadece kendi mental sicknessını. Geri gelmeyecek birşey çünkü o, gitti mi dönüşü yok.
Peki ben ne bekliyorum acaba? Cesaret iksiri mi içmeliyim? Bu memnuniyetsizlikle nereye kadar? Konuşmak dahi istemiyorum, bana soru sorulmasını ise hiç istemiyorum. Tüm sorulara "sanane!" cevabını yapıştırasım var. Kaldıramıyorum.
Budur ruh halim, bunal(d)ım...
11 Ağustos 2010 Çarşamba
yemek tarifi
Bir sürü abudik gubidik site var yemek tarifi veren.. Yok yok hepsine abudik demiyim, güzel sitelerin hakkını yemiyim. Ama bazen öyle tarifler oluyor ki, biri yazmış (kim olduğu muallak) herkes kopyala pastala yapmış kendi sitesinde. Oysa her yemek ayrı bir deneyim, deneye deneye siteye koysalar daha şahane olmaz mı? Ben de yaptığım uzun araştırmalar sonucu uzman.tv den izlediğim bir beğendi, annemle telefonda konuşarak aldığım bir hünkar (hünkarbeğendinin et kısmının nazarımdaki karşılığı) tarifinin deneyimimle bezenmiş halini tarifleyeceğim ki burda da bulunsun.
Şimdik hünkarbeğendi dediğimiz muhteşem ötesi, her genç kızın rüyası yemek iki parçadan oluşuyor. Beğendi ve hünkar. Beğendi için gereken patlıcan, un, tereyağ (bu meretin girdiği herşey olağanüstü leziz olmak zorunda mı?), süt, el çırpıcısı, kol kası, ocak.
Ben 5 patlıcandan iki posta yaptım, çok insan gelecek diye. Ama 5 patlıcandan 5-6 kişilik beğendi çıkıyor. Önce ocağı mahvetmek pahasına da olsa patlıcanlar közleniyor. Közlemeden önceki en kritik operasyon patlıcanlara bıçakla bir takım çizikler atmak. Ben her patlıcana ortalama 15 çizik atmışımdır. Çizince şahane közleniyor, içindeki su fırt diye akıyor, ocak iyice batıyor, harika bir olay! Ama çizmeyince patlıcan şişiyor da şişiyor ve bir türlü pişmiyor. Sonra çizmeyi unuttuğun patlıcanı bir çiziyorsun foşşşşş, rahatlıyor patlıcan resmen.
Patlıcanları kabukları yumuşayıp içleri çekilinceye kadar közledikten sonra, el değme sıcaklığına gelinceye kadar bekletiyoruz. Limonlu suydu, normal suda yıkamaydı falan.. Böyle şeylere hiç gerek yok. Patlıcanları cırt cırt soyup, kafasını koparttıktan sonra çatalla iyice eziyoruz. Püskül püskül ayırmak gerekiyor ki topaklanmasın. Sonracığıma, sıcaktan kızgınlığı tavana fırlamış bir tencerede (ben çelik tencere kullandım) bir çorba kaşığı kadar (ama dolu dolu) tereyağını el çırpıcısıyla çırpa çırpa eritiyoruz. Eridikten sonra iki çorba kaşığı un atıyoruz ve kol kasına sığınıp koldan geldiğince hızlı karıştırıyoruz. Yağ az olursa veya karıştırma işini ağırdan alırsanız top top unlu yağınız olur, çöpe döküp yeniden başlamanız gerekir. Hayır, ben yaptım ordan biliyorum. Hızlı hızlı karıştıra karıştıra (kısık ateşte) un pembeleşene kadar yoruluyoruz. Pembe diye bir renk hiç olmuyor ama halk arasında böyle bir inanış olduğu için pembe yazdım. Yoksa, ben yaptığımda mesela koyu sarı falan oldu en fazla. Unu çok yakmak da iyi değilmiş, bilginize. Neyse, sonracığıma bir bardak kadar sütü azar azar bu karışıma ekliyoruz. Ekler eklemez cossss olacak. Herşey topaklaşacak, şaşırmayın. Karıştırdıkça güzelleşecek. Yaşasın kol kası.. Tüm sütü ekledikten sonra kıvama gelecek ve bu görüntü beşamel sos görüntüsüne benzeyen bir görüntü olacak. Eğer olmadıysa bir yerde bir yanlış yaptınız demektir. Bu noktada işi gücü bırakıp, nerede nerede nerede.. ben nerede yanılış yaptım adlı muhteşem şarkıyı söylemeye başlayabilirsiniz. Beşamel sos hazırlandıktan sonra ocağın altını kapatmadan çatalla iğdiş ettiğimiz köz patlıcanları da karışıma katıp, sosu yedirip, ocağı kapatıyoruz. Beğendimiz hazır, oley!
Gelelim et kısmına. Ben dana kuşbaşı aldım ama kuzu ya da koyun daha iyi oluyormuş, yumuşacık. Etleri lönk diye tencereye atıyoruz, ara ara karıştırıyoruz, suyunu önce veriyor, sonra çekiyor (epey uzun sürüyor bu işlem). Suyunu çektikten sonra 1 soğanı incecik doğrayıp, biraz da zeytinyağı ekleyip ete ekliyoruz. Karıştırıp soğanları öldürüyoruz. Ve ardından bir tane domates ekliyoruz minik minik doğranmışından. Soğan da domates de öldükten sonra birazcık (ama az baya) kaynar su ekleyip ağzını kapatıyoruz. Ara ara kontrol edip suyu azaldıkça su ekliyoruz. Derken bir de bakıyoruz ki tadına, pişmiş.. Eğer pişmemişse camı açıp kedi çağırıyor, pişmemiş eti kediye atıyoruz, karnını doyuruyoruz. Et de ziyan olmuyor.
Budur. Servis yaparken de önce beğendiyi, üstüne eti koyup servis yapıyoruz. Afiyetle yiyoruz, afiyetle yenmesini izliyoruz.
O kadar yemek yaptım, bir gıdım fotoğraf çekmedim. Böyle uzun yazı, fotoğrafsız kalakaldı. Kısmet başka sefere..
Şimdik hünkarbeğendi dediğimiz muhteşem ötesi, her genç kızın rüyası yemek iki parçadan oluşuyor. Beğendi ve hünkar. Beğendi için gereken patlıcan, un, tereyağ (bu meretin girdiği herşey olağanüstü leziz olmak zorunda mı?), süt, el çırpıcısı, kol kası, ocak.
Ben 5 patlıcandan iki posta yaptım, çok insan gelecek diye. Ama 5 patlıcandan 5-6 kişilik beğendi çıkıyor. Önce ocağı mahvetmek pahasına da olsa patlıcanlar közleniyor. Közlemeden önceki en kritik operasyon patlıcanlara bıçakla bir takım çizikler atmak. Ben her patlıcana ortalama 15 çizik atmışımdır. Çizince şahane közleniyor, içindeki su fırt diye akıyor, ocak iyice batıyor, harika bir olay! Ama çizmeyince patlıcan şişiyor da şişiyor ve bir türlü pişmiyor. Sonra çizmeyi unuttuğun patlıcanı bir çiziyorsun foşşşşş, rahatlıyor patlıcan resmen.
Patlıcanları kabukları yumuşayıp içleri çekilinceye kadar közledikten sonra, el değme sıcaklığına gelinceye kadar bekletiyoruz. Limonlu suydu, normal suda yıkamaydı falan.. Böyle şeylere hiç gerek yok. Patlıcanları cırt cırt soyup, kafasını koparttıktan sonra çatalla iyice eziyoruz. Püskül püskül ayırmak gerekiyor ki topaklanmasın. Sonracığıma, sıcaktan kızgınlığı tavana fırlamış bir tencerede (ben çelik tencere kullandım) bir çorba kaşığı kadar (ama dolu dolu) tereyağını el çırpıcısıyla çırpa çırpa eritiyoruz. Eridikten sonra iki çorba kaşığı un atıyoruz ve kol kasına sığınıp koldan geldiğince hızlı karıştırıyoruz. Yağ az olursa veya karıştırma işini ağırdan alırsanız top top unlu yağınız olur, çöpe döküp yeniden başlamanız gerekir. Hayır, ben yaptım ordan biliyorum. Hızlı hızlı karıştıra karıştıra (kısık ateşte) un pembeleşene kadar yoruluyoruz. Pembe diye bir renk hiç olmuyor ama halk arasında böyle bir inanış olduğu için pembe yazdım. Yoksa, ben yaptığımda mesela koyu sarı falan oldu en fazla. Unu çok yakmak da iyi değilmiş, bilginize. Neyse, sonracığıma bir bardak kadar sütü azar azar bu karışıma ekliyoruz. Ekler eklemez cossss olacak. Herşey topaklaşacak, şaşırmayın. Karıştırdıkça güzelleşecek. Yaşasın kol kası.. Tüm sütü ekledikten sonra kıvama gelecek ve bu görüntü beşamel sos görüntüsüne benzeyen bir görüntü olacak. Eğer olmadıysa bir yerde bir yanlış yaptınız demektir. Bu noktada işi gücü bırakıp, nerede nerede nerede.. ben nerede yanılış yaptım adlı muhteşem şarkıyı söylemeye başlayabilirsiniz. Beşamel sos hazırlandıktan sonra ocağın altını kapatmadan çatalla iğdiş ettiğimiz köz patlıcanları da karışıma katıp, sosu yedirip, ocağı kapatıyoruz. Beğendimiz hazır, oley!
Gelelim et kısmına. Ben dana kuşbaşı aldım ama kuzu ya da koyun daha iyi oluyormuş, yumuşacık. Etleri lönk diye tencereye atıyoruz, ara ara karıştırıyoruz, suyunu önce veriyor, sonra çekiyor (epey uzun sürüyor bu işlem). Suyunu çektikten sonra 1 soğanı incecik doğrayıp, biraz da zeytinyağı ekleyip ete ekliyoruz. Karıştırıp soğanları öldürüyoruz. Ve ardından bir tane domates ekliyoruz minik minik doğranmışından. Soğan da domates de öldükten sonra birazcık (ama az baya) kaynar su ekleyip ağzını kapatıyoruz. Ara ara kontrol edip suyu azaldıkça su ekliyoruz. Derken bir de bakıyoruz ki tadına, pişmiş.. Eğer pişmemişse camı açıp kedi çağırıyor, pişmemiş eti kediye atıyoruz, karnını doyuruyoruz. Et de ziyan olmuyor.
Budur. Servis yaparken de önce beğendiyi, üstüne eti koyup servis yapıyoruz. Afiyetle yiyoruz, afiyetle yenmesini izliyoruz.
O kadar yemek yaptım, bir gıdım fotoğraf çekmedim. Böyle uzun yazı, fotoğrafsız kalakaldı. Kısmet başka sefere..
Ramadan the mobarek!
Ramazan geldi hoşgeldi, çalsın davullar, patlasın toplar, güm güm güm.. Benim için tek güzel yanı fırından çıkan sıcak pide olan ramazanla bağlantım az çok aşikar. Herkesin inancı, mantığı kendine, bana göre de saatlerce aç kalıp, gecenin bir körü yemek yiyip yatmak, sonra sabaha karşı yemek yiyip tekrar yatmak ve gün boyu susuz kalmak pek mantıklı değil. Sabah erkenden kalkıp servise binen insanların ofisteki halleri de her ramazan'da olduğu gibi bu sene de perişanlık. Sabah gelir gelmez masada 15 dakika kestirmek, öğlen tatili boyunca uyumak, toplantı esnasında kapanan gözler, yavaşlayan algılar, ağırlaşan hareketler, konuşmama, hareket etmeme, suratsızlık.. Amaç yemek yemeden normal hayatı devam ettirmek değil mi bu işte? Sahura kalkıp, iftara kadar uyuyan adamın orucuyla, sahura kalkıp iftara kadar yük taşıyan adamın orucu bir mi? Ölçü değeri ne tabii, o da ayrı bir tartışma konusu..
Benim için oruç mesela bir ay boyunca küfretmemek olabilir veya sinirlenmemek. Ya da para harcamamak mesela. Ya da tatlı yememek olabilir. Ama dışarıda 50 derece sıcak varken susuz kalmak manalı bir oruç olmaz bana. Peki, oruç tutup kan şekeri düştüğü için sinir katsayısı yükselen, etrafına bağırıp çağıran insanlar hangi kategoride değerlendiriliyor? Bir kere iftara on dakika kala bir otobüse binmiştim, adam iftara yetişmek için maslaktan taksime 9 dakikada gitmişti. Hiçbir durakta durmamıştı, benim açımdan sevaba girmişti, ama durakta saf saf bekleyen insanlardan beddua almıştır şüphesiz. Üstelik otobüse binebilenleri de çabuk çabuk geçin diye azarlıyordu. Bu arkadaş hangi kategoride peki?
Peki ya bayramlar, daha bir ay var ve tatilden yeni dönmüş olacağımız için herhangi bir şehirdışı programımız yok fakat şimdiden gözümde büyümekte bayram meselesi. Gereksiz aile muhabbetleri, koşturmaca, trafik, kalabalık,vs.. Evden çıkmamak en muhteşemi..
Benim için oruç mesela bir ay boyunca küfretmemek olabilir veya sinirlenmemek. Ya da para harcamamak mesela. Ya da tatlı yememek olabilir. Ama dışarıda 50 derece sıcak varken susuz kalmak manalı bir oruç olmaz bana. Peki, oruç tutup kan şekeri düştüğü için sinir katsayısı yükselen, etrafına bağırıp çağıran insanlar hangi kategoride değerlendiriliyor? Bir kere iftara on dakika kala bir otobüse binmiştim, adam iftara yetişmek için maslaktan taksime 9 dakikada gitmişti. Hiçbir durakta durmamıştı, benim açımdan sevaba girmişti, ama durakta saf saf bekleyen insanlardan beddua almıştır şüphesiz. Üstelik otobüse binebilenleri de çabuk çabuk geçin diye azarlıyordu. Bu arkadaş hangi kategoride peki?
Peki ya bayramlar, daha bir ay var ve tatilden yeni dönmüş olacağımız için herhangi bir şehirdışı programımız yok fakat şimdiden gözümde büyümekte bayram meselesi. Gereksiz aile muhabbetleri, koşturmaca, trafik, kalabalık,vs.. Evden çıkmamak en muhteşemi..
8 Ağustos 2010 Pazar
bu sıcakların bir anlamı olmalı...
Benim kedi sevmeyen kendini sever iddiam tartışıladursun, dün yaptığım yüzlerce googlelamanın arasında şöyle bir iddia okudum: "hünkarbeğendi ve pilav yapamayan aşçıyım diyemez."
Neyi googleladığımı tahmin etmek zor değil. Evet, hünkarbeğendi.. Aslında sadece beğendi kısmıydı aradığım, hünkarını bu sabah yapacaktım ama yekvücut olduğu için bu yemek, böyle aramak işime geldi. Neticede hünkarbeğendiyi de, pilavı da yaptım, peki aşçı oldum mu? Bence olamadım, netekim pilav lapamsı oldu. Hünkarbeğendime laf yok. Yani umarım laf olmaz, zaten birkaç saat içinde alıcam cevabımı oturucam aşağı.
Yemek yapmak zor zanaat üstadım. Süreci pazar noktasından başlatırsak hele, anneyle empati kurmak kaçınılmaz. Kollar uzaya uzaya, burundan ter aka aka (üstü kapalı pazar ısıyı hapseder, harika bir şekilde terlemenizi sağlar) parmaklar acıya acıya alışveriş tamamlanır.Hatırlıyorum da annem pazardan eve geldiğinde benim içindeki "oley eve yeni meyvalar geldi, önce hangisinden başlasam acaba?" heyecanına karşılık annemin yüzünden düşen bin parça olurdu. Hiç anlamazdım annemin sevincimi neden paylaşmadığını. Bu son perşembe anladım.
Misafir geleceği günler evde bir anda oluşuveren onlarca çeşit yemeğin aslında gayet vakit alan işler olduğunu, eğil, kalk, kes, rendele, karıştır, çırp, dök, tat operasyonunun defalarca tekrarlandığını da yeni anlamış bulunuyorum. Bu bilgi de vatana millete hayırlı uğurlu olsun.
Neyi googleladığımı tahmin etmek zor değil. Evet, hünkarbeğendi.. Aslında sadece beğendi kısmıydı aradığım, hünkarını bu sabah yapacaktım ama yekvücut olduğu için bu yemek, böyle aramak işime geldi. Neticede hünkarbeğendiyi de, pilavı da yaptım, peki aşçı oldum mu? Bence olamadım, netekim pilav lapamsı oldu. Hünkarbeğendime laf yok. Yani umarım laf olmaz, zaten birkaç saat içinde alıcam cevabımı oturucam aşağı.
Yemek yapmak zor zanaat üstadım. Süreci pazar noktasından başlatırsak hele, anneyle empati kurmak kaçınılmaz. Kollar uzaya uzaya, burundan ter aka aka (üstü kapalı pazar ısıyı hapseder, harika bir şekilde terlemenizi sağlar) parmaklar acıya acıya alışveriş tamamlanır.Hatırlıyorum da annem pazardan eve geldiğinde benim içindeki "oley eve yeni meyvalar geldi, önce hangisinden başlasam acaba?" heyecanına karşılık annemin yüzünden düşen bin parça olurdu. Hiç anlamazdım annemin sevincimi neden paylaşmadığını. Bu son perşembe anladım.
Misafir geleceği günler evde bir anda oluşuveren onlarca çeşit yemeğin aslında gayet vakit alan işler olduğunu, eğil, kalk, kes, rendele, karıştır, çırp, dök, tat operasyonunun defalarca tekrarlandığını da yeni anlamış bulunuyorum. Bu bilgi de vatana millete hayırlı uğurlu olsun.
6 Ağustos 2010 Cuma
iddia ediyorum
hayvan sevmeyen insan sevmez.. kedi sevmeyen kendini sever.. bir kedinin kıçına tekmeyi yemesinden zerre etkilenmeyen insana söyleyecek lafım bile yok..
20 Temmuz 2010 Salı
10-11-12 Temmuz Kaş Dalışı
Çok yapasım yoktu ama yarın öbür gün, hani zaman da hızlı akıyor malum, dönüp bulmakta zorlanırım, hiç değilse burda da dursun diye, son dalışın günlüğünü buraya da yapıştırıyorum. Böyle de uzun cümle olmaz olsun..
10 Temmuz:
Gün ağarmadan başlayan yolculuk 14:00’da Otel Kayahan’ın önünde sona eriyor. Kerim Hoca bizi kapıda karşılıyor. Diğer arkadaşlar da bir saat önce gelmişler, hızlıca hazırlanıp bizim otelin kapısında buluşuyoruz. İstikamet Apollo…
Çoğumuzun son dalışından itibaren epey bir zaman geçtiği için malzeme hazırlama pratiğimizi yitirmişiz. Her aşamada Kerim hocadan onay alıyoruz, “oldu mu hocam böyle?”, “bu böyle iyi mi?”, “hocam şunu açar mısınız?” sözleri etrafta dolanıyor. Tekne ekibinin bakışlarına rağmen hiç gocunmadan malzemelerimizi hazırlamayı tamamlıyoruz. İlk dalış için badiler (böyle yazılmadığını biliyorum ama okunduğu gibi yazmak hoşuma gidiyor) Banu – Duygu, Feyza – ben. Kaş’tan fazla uzak olmayan bir yerdeyiz, adı Neptün. Yarım saat süren bir alışma dalışı oluyor. Buhar olan maskem imkan verdikçe etrafıma bakmaya çalışıyorum ama badim de dahil pek bir şey göremiyorum. Çıyanları gösteriyor Kerim hoca, dikkat diyor, dokunmayın. Birkaç kere dipte diz çöküyoruz, shorty ile dalanların bacakları çiziliyor, bundan sonraki dalışlarda uzun giymeye karar veriyorlar. Genelde dipte seyreden ilk dalışımız sona eriyor. Biz çıkıyoruz, Kerim hoca ayheyt ile eğitim dalışı yapacağı için suda kalıyor. Ayheyt eğitim dalışını başarıyla tamamlayınca onlar da çıkıyor ve Kaş’a dönüyoruz. Akşam yemeği sonrası uykusuzluğa dayanamayanlar otele uyumaya giderken, uykusuzluk emaresi vermeyenler soluğu Queen barda alıyor. Biz sabah 10’a 10 kala Apollo’da buluşmak üzere iyi geceler diliyoruz.
11 Temmuz:
10’da Apollo hareket ediyor. Malzemelerimizi hazırlayıp yukarı çıkıyoruz. Diğer dalış ekibi konuşurken duyuyorum, kanyona gidiyoruz diyorlar. Oysa Kerim hoca kanyona Pazartesi dalacağız demişti. Kerim hocayı sıkıştırıyoruz, nereye gidiyoruz diyoruz. Güzel bir yer diyor. Ser veriyor sır vermiyor. İçimizde bir şüphe giyinip, kuşanıp suya atlıyoruz. Dünkü ekipten farklı olarak bugün Gülçin de aramızda. Badiler aynı, Gülçin Kerim hocanın badisi oluyor. Akıntı var, diğerlerini beklerken ipe tutunmak bile yoruyor. Herkes atladıktan sonra akıntının tersine geri geri yüzüyoruz. İnişe geçmeden önce Kerim hoca açıklıyor: “Şimdi dalacağımız yer kanyon”. Bu açıklaması tepki topluyor önce. Sonra; “Teknedekiler sizin için malzeme bile hazırlayamıyorlar, kanyona dalamaz bunlar dediler. Ben de onlar malzeme de hazırlar, kanyona da dalar dedim.” diyor Kerim hoca. Bir miktar heyecan yaşıyor ekip ama yine de güzelce iniyoruz. İlk dakikalarda sığdayız, 6-7 metreyi geçmeden gidiyoruz. Su berrak. Maskem dünkü kadar olmasa da yine buhar yapıyor. Biraz gittikten sonra sağda bir batığın demir parçalarını görüyoruz, asıl batık daha derinde olduğu için ona kadar gidemiyoruz. Tam o ara Kerim hoca bir balık gösteriyor, hocanın arkasında olmama rağmen bakıyorum, bakıyorum göremiyorum. Ve başımı sağa çevirdiğimde kanyonu görüyorum, karanlık gibi. Kanyon boyunca biraz alçalıyoruz, çok değil. En dipte iki dalgıç görüyorum, biri fenerli, dipler daha karanlık heralde. Etrafıma bakmaktan önümdekileri kaybediyorum. Aşağısı çok kalabalık, ne tarafa gittiklerini anlamak için bir kayaya tutunup etrafıma bakıyorum. Arkamda bizim ekipten iki kişi daha var. İlerlediler sanırım, çıkışa geçiyoruz. Biraz sonra hocanın zili duyuluyor, sese gidiyoruz. Çıkış zamanı. Tekneden biraz uzağa çıkıyoruz, tekneye doğru akıntı yönünde yüzüp sudan çıkıyoruz. Kerim hoca ve ayheyt yine eğitim dalışı yapıyorlar. Ardından öğlen yemeği için Kaş’a gidiyoruz.
Yemekten sonra saat 15:00’te yine Apollo’dayız. Malzemelerimizi hazırlayıp gideceğimiz yeri soruyoruz. Birkaç yıl önce batırılan uçak batığına gidiyormuşuz. Dalış öncesi Kerim hoca maskeme operasyon yapıyor, bakalım nasıl olacak? Duygu - Banu, ayheyt– ben, Feyza – Kerim hoca badi. Kerim hoca dipte buluşuruz diyor. İnip bekliyoruz. Denizin dibi burada kum. Her hareketimiz bir kum fırtınası yaratıyor. Birkaç dakika sonra maskemde zerre buhar olmamasına rağmen sadece yanımdakini görebiliyorum. Kerim hocayı veya bir başkasını görmek imkansız. Yine zil çalıyor, en arkadayız. Yüzerliğimi başlarda ayarlayamıyorum, bu fırtınanın sebebi ben miyim yoksa? Sonrası daha rahat, ilerliyoruz. Bir ara hoca Feyza ile yukarı çıkıyor, siz şu ipe tutunun bekleyin diyor. Biz dördümüz uslu uslu bekliyoruz. Bir okey olsa da oynasak diyoruz. Birbirimize kaç bar havamız kaldığını soruyoruz. Sualtında muhabbetin tadı bir başka. Sonra hoca geliyor. Yola devam. Bir iki ufak kum fırtınası daha yaşıyoruz ve o sisler bulvarından bir beyazlık çıkıyor. Ve uçak karşımızda! Pervaneleri her an çalışacakmış gibi geliyor bana. Gövdesiyle kanadı arasındaki boşluktan geçiyoruz. Uçağın kapısı yerde, hoca uçağın içine giriyor. Yok artık diyorum, biz de mi gireceğiz? Duygu ve Banu giriyorlar, sonra ben giriyorum, ardımdan ayheyt. İçeri girince sağda ayakta duran bir adam görüyorum. Bir an korkuyorum, meğer Kerim hocaymış, bilet kesiyormuş. Uçağın içi küçük, lavabo gibi bir şeyler görüyorum. Biraz klostrofobik bir ortam, bir an önce çıkmak istiyorum. Hoca çıkıyor, ben peşinden. Çıkarken bir an kapıda bir şey beni tutuyor (kaptanın hayaleti), bir asılıyorum, kurtuluyorum. Sonradan Duygu’dan öğreniyorum, ahtapotun kolu takılmış, az daha asılsam kopacakmış, elinde yedek regülatör o da peşimden çıkmış. Neyse ki kopmadı. Bu dalışı da badiresiz atlatıyoruz derken badi sadakati Duygu ve Banu’yu yüzeye gönderiyor. Kerim hoca peşlerinden. Biz dipte talimat beklerken zil çalıyor, yükseliyoruz. Bir dalışın daha sonu. Apollo Kaş’a dönüyor.
12 Temmuz:
İlk dalışımız Kovanlı adası diye bir yerde. Adada bal kovanları olduğu için bu adı almış. Küçük bir ada, etrafında kaya parçaları var. Hoca dalış öncesi rotamızı gösteriyor kitaptan. Kaplumbağa görme olasılığımız var diyor. Atlıyoruz. Bugün bizimle birlikte Özgür de dalıyor. Hocayla badi oluyorlar. Bu sefer su berrak, net görünüyor her yer. Aşağı iniyoruz, herkes indikten sonra hocayı ikililer halinde takip ediyoruz. Bir sürü balık ve onlarca deniz yıldızı var. Trompet sürüsü geçiyor yanımızdan. Selamlaşıyoruz. Bir deniz yıldızıyla tokalaşıyorum. Ama hiç kaplumbağa göremiyorum. Kahvaltının hemen üstüne olan bu dalışlar ufak tefek midesel sorunlara neden oluyor. Bundan sonra az yiyelim diyoruz ama zaten bu son gündüz dalışı.
Kaş’a dönüyoruz. Öğlen yemeğini nispeten hafif yiyip günün ikinci dalışı için malzeme hazırlıyoruz. Dalış noktamız Fener. Burada da kaplumbağa olabilir diyor Kerim Hoca. Yine rotamızı gösteriyor. Rotayı bilmek nispeten rahatlatıyor. Her ne kadar su altı navigasyon eğitimi almamış olsam da az biraz yön duygusu geliştirebiliyorum. Kaplumbağa için son şansım olduğunu bildiğimden sürekli kaplumbağa arıyor gözlerim. Çıkmamıza yakın hoca gelin gelin işareti yapıyor. Badiyi bırakıp hızlıca hocanın yanına gidiyorum. Eminim kaplumbağa gördü. Evet, görüyorum, kaplumbağa kolları bunlar, regülatöre “oley” diye bağırıyorum. İyice göreyim diye yaklaştığımda bunun bir vatoz olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorum. Vatoz da güzel tabii ama bende bir hayal kırıklığı da olmuyor değil. Uçuyor sanki vatoz, hani kuş olacakmış da denize düşmüş gibi. Çok güzel. Ama bir de kaplumbağa görsek fena mı olurdu? Kaplumbağa göremeden dalışı tamamlıyoruz. Neredeyse 0 hava ile çıkıyorum bu sefer. Ya uzun kaldık, ya çok debelendim. Evet, sonradan öğreniyorum ki öncekilerden 10 dakika fazla kalmışız. Ondan olsa gerek. Son dalış, balıklarla vedalaşıp tekneye çıkıyoruz.
maddeleyesim geldi
- Çeşitli dönemleri oluyor hayatımın, acaba herkese mi oluyor? Bir dönem mesela kimse bulaşmıyor bana, hiç telefonum çalmıyor, kimse hal hatır sormuyor, insan ilişkilerim neredeyse sıfırlanıyor. Başka bir dönem ise tanımadığım insanlarla bile yakın muhabbetlere girebiliyorum, birileri beni arıyor, soruyor, davet ediyor, ben davet ediyorum, birlikte güzel zaman geçiriyoruz. Kim belirliyor bu dönemleri acaba?
- Kadınlardaki kaynanalık geni genetik olarak anneden kızına mı transfer oluyor acaba? Kaynana ile kayınvalide arasındaki ince çizgide seyreden, kaynana değil kayınvalideyim diyen kaynanalar kendilerine hangi olguya dayanarak bunu münasip görüyorlar merak ediyorum. Kaynanalık defterinin birinci maddesi geline asla ve kat'a yardım etmemek midir? Bu defter nerdedir, maddeleri kim belirlemektedir? Sanırım kaynana - ay aman kayınvalide yani - olunca öğrenebileceğim bunu ancak.
- Zaman ne kadar hızlı geçiyor? Zamanın hızlı geçmesi ne demek sizce? Yani her gün 24 saat ise nasıl olur da zaman hızlı geçiyor gibi bir kavram olabilir? Askerdeki birinin zaman akışıyla benimki bir midir? Zaman meşgale bulunca mı çabuk geçer? Tatillerde malak gibi yatsan bile zaman geçmiyor mu? Hem de en bir hızlısından. Dünya para bayılınan o tatil zıbırt diye bitmiyor mu?
- Anne sevgisi nasıl birşeydir? Şu sıralar annemi bir başka seviyor oluşumun nedeni nedir?
- Peki ya her gece rüyamda bir bebek seviyor oluşumun nedeni? Aman diyim..
- Sorular sorular sorular, bozulmasın aralar..
- Merak ne güzel bir duygu di mi? Merakın arka fonunda bir canlılık, bir enerji yok mu sizce de? Gözlerde bir pırıltı oluşturmuyor mu mesela? Evet evet, evet diyin, katılın bana, herkes onaylasın beni..
- Spor salonundaki sosyallik sosyallik midir? Önce spor yapıp ardından teras partisinde göbecik atmak, tüm biraları içmek falan, ne cins bir sosyalliğe tekabül ediyor?
- Spor iyi birşey evet, haftada üç gün gitmeli, gitmeyeni takip edip gıcık etmeli. O kadar para verdin, bir kere bile gitmiyorsun, rezil seni diye vicdan azabı çektirmeli. O paraları spor salonlarına yar ettirmemeli.
- Bir yolculuğun kıyısından döndüm, üzüldüm de sevindim de. Garip hisler içersindeyim, merak ettiklerim yanıtsız kalacak, başka bahara inşallah..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


