Bugün annemle buluşup bize gelmek üzere yola çıkan kadın, otobüsü annemi alsın diye durdurduktan sonra sırtüstü yere düşmüş. Şu an evi süpürüyor falan, çok ciddi birşey yok, eli acımış biraz ama bu bahtsızlık benden kaynaklanmıyorsa kimden kaynaklanıyordur?
Ben bu vicdan azabıyla fazla yaşamam heralde..
23 Mart 2010 Salı
22 Mart 2010 Pazartesi
Bahtsızlık benim göbek adım
Yine olmadı, olmadı yar, su testisine dolmadı yar. Temizlik işi başka bahara kaldı yar. Adam ölmüş yar, kadın köye gitmiş, cenazedeymiş yar. Yarınki program iptal yar, kader ağlarını örmüş, belki de adam benim yüzümden öldü, öleceği yoktu ama sırf benim temizlik meselesi sonuca bağlanmasın diye öldü. Katil oldum ben yar. Mutsuzum.
Akşam ceza olarak alıcam elime elektrikli süpürgeyi, kendimi temizliğe vericem. Sonra hesabıma bir 70 kağıt yatırıcam, iki seksen serilcem yatağıma. Uçuşan tozları, biriken kirleri yok etmiş olmanın sevinciyle.
Malumafatruşun temizlik neşesini ben ne zaman yaşıcam yar? Kader bana da gülecek mi bir gün? İlan versem gazeteye, bulur muyum bir kadın? Bir yoldaş? Güvenilir, sır saklar bir insancık?
Sen belki başkaydın, başka bir aşka inanmadın..
Kanatlanıp uçsam, o tozları çeksem, toza dost bile olsam da beni aldattın..
Hep mutsuzluk var sonundaa... mutsuzluk ömür boyuuu.. (ve pislik)
güncelleme: anacığım sağolsun kendi temizlikçisini ayarladı, bir kereliğine yarın gelecek. bir aksilik olmazsa şayet..
Akşam ceza olarak alıcam elime elektrikli süpürgeyi, kendimi temizliğe vericem. Sonra hesabıma bir 70 kağıt yatırıcam, iki seksen serilcem yatağıma. Uçuşan tozları, biriken kirleri yok etmiş olmanın sevinciyle.
Malumafatruşun temizlik neşesini ben ne zaman yaşıcam yar? Kader bana da gülecek mi bir gün? İlan versem gazeteye, bulur muyum bir kadın? Bir yoldaş? Güvenilir, sır saklar bir insancık?
Sen belki başkaydın, başka bir aşka inanmadın..
Kanatlanıp uçsam, o tozları çeksem, toza dost bile olsam da beni aldattın..
Hep mutsuzluk var sonundaa... mutsuzluk ömür boyuuu.. (ve pislik)
güncelleme: anacığım sağolsun kendi temizlikçisini ayarladı, bir kereliğine yarın gelecek. bir aksilik olmazsa şayet..
18 Mart 2010 Perşembe
simply red
Adı bence simple red olmalıymış ama doğrusu simply red sanırım. Her neyse, bu adamı dinlemeyi aşerdim öğlen tenefüsünde. Şimdi grooveshark sağolsun, tüm müziklerini serdi önüme, çocukluk yıllarıma döndürdü beni. Garip bir duygu içimde.
http://listen.grooveshark.com/#/artist/Simply+Red/2925
Başka dinlemek isteyen olursa diye..
http://listen.grooveshark.com/#/artist/Simply+Red/2925
Başka dinlemek isteyen olursa diye..
17 Mart 2010 Çarşamba
bir işkence yöntemi olarak spinning
Dün pilatese niyet spinninge kısmet şeklinde hayatımın ilk toplu spor faaliyetine katıldım (spor salonundaki yani). Öncesinde doktor odasında geçirdiğimiz manasız vakitlerden ötürü - hiçbir işe yaramadığını düşündüğüm vücut cart curt endeksi ölçümü ve akabinde bilgisayarın Bsinden anlamayan doktorun bilgisayar problemlerinin çözümüyle kaybedilen vakitlerdir kastettiğim - derse girdiğimizde herkes inceden tekerlekleri döndürmeye başlamıştı bile. En arka sıradaki yerimizi alıp ortama ayak uydurmaya çalıştık. (Bundan sonraki kısım şahsi deneyimlerim olduğundan kelli ayheyt de arzu ederse kendi deneyimlerini yorum olarak paylaşabilir.)
Salondaki müzik ziyadesiyle yüksekti, e bir de en arkadayım, arada hoca birşey diyor mu, diyorsa ne diyor, dediği ne manaya geliyor gibi şaşkın bakışlarımı etrafa bir onbeş dakika kadar fırlattım. Ön sıradakilerin hareketlerini taklit etmeye çalışarak geçti dersin çoğunluğu. Bir ara eleman yanımıza gelip yanlış tutuyorsunuz dedi. 1 varmış, 3 varmış, bir de 5 varmış. Eliyle 3 yapıyorsa 3ten tutacakmışım, 5se beş.
Her neyse, müziğe uygun ritmlerde bir ki üç dört , beş altı yedi sekiz veya bir ki, üç dört veya bir ki, bir ki şeklinde atraksiyonlu hareketler yaptırdı. Sağ mı sol mu, ön mü arka mı, kaçıncı seviyede tekerler, aha havlu düşüyor, lan su şişesi ayağıma battı, seleye .ötüm çarptı, lan dur gene çarptı, azcık mola verir mi ki, vermezse de ölemem ya, ben oturayım iki dakika, millet de güzel yapıyor ha, oturmaya mı geldik, kalk kalk, devam devam, sağ sol, bir ki, bravooo, aa şu alt stüdyodakilere bak, sallanıyorlar, o ders daha eğlenceli gibi, ona mı gitseydik, sağ ön sol ön sağ ön sol ön, bir ki üç dört, kalk kalk kalk kalk, burnumdan akan ne, benim terim mi, aha sağ bacağa kramp girecek gibi, ışığı kapatıp o disko ışığını yakacak gene, kesin tempo hızlanacak, yandım, sol ayak tabanım da uyuştu sanki, bu bisikletler de iyiymiş, pedal mı denir ne denirse işte ona ayağını iyice sokuyorsun böyle ayakkabı gibi sarıyor ayağını, iyi düşünmüşler, selesi daha yumuşak olabilirdi ama, bak yine çarptım, millet neden çarpmıyor da ben çarpıyorum, aynadaki görüntüme bakayım, bir tersim sanki, herkes sağ ben sol, ay sağ yapayım, yine kaçtı, hızlanmalıyım, şu sağımdaki deniz mi, haydarpaşa sanki o, kaç numara dedi ya, üç mü, beş mi, öndekilerin ikisi beşten tutuyor, ikisi üçten, ayheyt üçten, üçtür o zaman, azcık mola versek.. Ve mola.. Soğumaya lüzum yok, ufak ufak çevirmeye devam et, çok su içme, dalak şişer. Bu spor şeysindeki en yüksek tempolu, en çok terlediğim aktivitem bu oldu. Hayatımın aktivitesi mi bu yoksa. Bir de duysam söylenenleri, dışarıdan nasıl görünüyorum acaba, ıkınan bir tip mi, muhteşem bir iş çıkartan çevik, atletik, adeleli, kendinden emin, herkesin imrendiği bir tip mi? Soruma cevap vermesi için birini tutayım bari, birkaç kuruş sıkıştırırsam cebine duymak istediğim cevabı verebilir.
Neticede ben yine olsa yine katılırım, numaraları da ezberledim çok şükür, en ön sıradan yerimi de kaptım mı değmeyin keyfime. Ama sanırım perşembe pilates deneyine tutulacağız. Kısmet olursa şayet..
Salondaki müzik ziyadesiyle yüksekti, e bir de en arkadayım, arada hoca birşey diyor mu, diyorsa ne diyor, dediği ne manaya geliyor gibi şaşkın bakışlarımı etrafa bir onbeş dakika kadar fırlattım. Ön sıradakilerin hareketlerini taklit etmeye çalışarak geçti dersin çoğunluğu. Bir ara eleman yanımıza gelip yanlış tutuyorsunuz dedi. 1 varmış, 3 varmış, bir de 5 varmış. Eliyle 3 yapıyorsa 3ten tutacakmışım, 5se beş.
Her neyse, müziğe uygun ritmlerde bir ki üç dört , beş altı yedi sekiz veya bir ki, üç dört veya bir ki, bir ki şeklinde atraksiyonlu hareketler yaptırdı. Sağ mı sol mu, ön mü arka mı, kaçıncı seviyede tekerler, aha havlu düşüyor, lan su şişesi ayağıma battı, seleye .ötüm çarptı, lan dur gene çarptı, azcık mola verir mi ki, vermezse de ölemem ya, ben oturayım iki dakika, millet de güzel yapıyor ha, oturmaya mı geldik, kalk kalk, devam devam, sağ sol, bir ki, bravooo, aa şu alt stüdyodakilere bak, sallanıyorlar, o ders daha eğlenceli gibi, ona mı gitseydik, sağ ön sol ön sağ ön sol ön, bir ki üç dört, kalk kalk kalk kalk, burnumdan akan ne, benim terim mi, aha sağ bacağa kramp girecek gibi, ışığı kapatıp o disko ışığını yakacak gene, kesin tempo hızlanacak, yandım, sol ayak tabanım da uyuştu sanki, bu bisikletler de iyiymiş, pedal mı denir ne denirse işte ona ayağını iyice sokuyorsun böyle ayakkabı gibi sarıyor ayağını, iyi düşünmüşler, selesi daha yumuşak olabilirdi ama, bak yine çarptım, millet neden çarpmıyor da ben çarpıyorum, aynadaki görüntüme bakayım, bir tersim sanki, herkes sağ ben sol, ay sağ yapayım, yine kaçtı, hızlanmalıyım, şu sağımdaki deniz mi, haydarpaşa sanki o, kaç numara dedi ya, üç mü, beş mi, öndekilerin ikisi beşten tutuyor, ikisi üçten, ayheyt üçten, üçtür o zaman, azcık mola versek.. Ve mola.. Soğumaya lüzum yok, ufak ufak çevirmeye devam et, çok su içme, dalak şişer. Bu spor şeysindeki en yüksek tempolu, en çok terlediğim aktivitem bu oldu. Hayatımın aktivitesi mi bu yoksa. Bir de duysam söylenenleri, dışarıdan nasıl görünüyorum acaba, ıkınan bir tip mi, muhteşem bir iş çıkartan çevik, atletik, adeleli, kendinden emin, herkesin imrendiği bir tip mi? Soruma cevap vermesi için birini tutayım bari, birkaç kuruş sıkıştırırsam cebine duymak istediğim cevabı verebilir.
Neticede ben yine olsa yine katılırım, numaraları da ezberledim çok şükür, en ön sıradan yerimi de kaptım mı değmeyin keyfime. Ama sanırım perşembe pilates deneyine tutulacağız. Kısmet olursa şayet..
15 Mart 2010 Pazartesi
İlan
Sağ frame'den de anlayacağınız üzere izlediğim bloglardan birini izleme listemden çıkarttım. Bunun nedeni onu izlediğim için beni kınayan arkadaşlarım değil kendimim. Son yazdığı şeyden sonra buna daha fazla devam edemeyeceğimi anladım. Geçmişler olsun hepimize..
Güven
İnsanların bana güvenmediğini hissettiğimde acayip uyuz oluyorum. Kimi zaman kendine güvensiz bir insan olabiliyorum, evet. Ama kendimden emin olduğum, konuya ziyadesiyle hakim olduğum durumlarda karşımdakinin beni dinliyormuş gibi yapıp aslında zihninden kendi çözümünü bulmaya çalıştığını anladığım anda kafasına bir yumruk indirmek istiyorum. Madem biliyorsun beni niye yanına çağırdın demek istiyorum. Kendi kendine debelen dur, yanlış düşünüyorsun zaten diye bağırmak istiyorum. Senden daha iyi biliyorum, Amerika'yı yeniden keşfetmene gerek yok demek istiyorum. Neticede, bir halt diyemiyor, onun bildiğini okumasına göz yumuyorum, sinirimi ve öfkemi içime atarak. Bir dahaki çağrısına rötarlı cevap vermeyi, belki de hiç vermemeyi bir kenara yazarak.
Ya da bir yol sözkonusu diyelim ki. Adım gibi eminim, defalarca geçtiğim bir yol. Tarif etmeye başlıyorum. Ve bir noktadan sonra şöför kişisi beni tiye alıp kendi hatırladığını varsayarak veya "yok ya buradan da gidilir" diye abuk bir iddia atarak ortaya direksiyona farklı talimatlar veriyor. Sonuçta kaybolsak da, yol tahmini doğru çıksa da bu bana atılmış bir kazıkmışçasına içime oturuyor. O kişiyle daha mesafeli ilişki kurmaya karar veriyorum.
Son bir örnek, bir kişi bana birşey soruyor, ben naçizane fikrimi söylüyorum, o kişi tamam diyor, gidiyor. Sonra öğreniyorum ki bir başkasına daha fikrini soruyor ve onun fikrine benimkinden daha çok değer verdiği için - veya aklına yattığı için de olabilir tabii- onun fikrine katılıyor ve onun fikrini uyguluyor. Bana da bir açıklama yapmıyor. Olay kendiliğinden kapanıyor. Ben de diyorum ki, her fikrimi herkesle paylaşmayacağım bir daha. Herkese fikirlerimi yumurtlamayacağım. Temkinli davranacağım, muhteşem fikirlerimi kendime saklayacağım.
Böyle de ezikus homolikus bir insanım. Fikrimi sorup sallamayanları, beni kaale almayanları çiğ çiğ yerim.
Ya da bir yol sözkonusu diyelim ki. Adım gibi eminim, defalarca geçtiğim bir yol. Tarif etmeye başlıyorum. Ve bir noktadan sonra şöför kişisi beni tiye alıp kendi hatırladığını varsayarak veya "yok ya buradan da gidilir" diye abuk bir iddia atarak ortaya direksiyona farklı talimatlar veriyor. Sonuçta kaybolsak da, yol tahmini doğru çıksa da bu bana atılmış bir kazıkmışçasına içime oturuyor. O kişiyle daha mesafeli ilişki kurmaya karar veriyorum.
Son bir örnek, bir kişi bana birşey soruyor, ben naçizane fikrimi söylüyorum, o kişi tamam diyor, gidiyor. Sonra öğreniyorum ki bir başkasına daha fikrini soruyor ve onun fikrine benimkinden daha çok değer verdiği için - veya aklına yattığı için de olabilir tabii- onun fikrine katılıyor ve onun fikrini uyguluyor. Bana da bir açıklama yapmıyor. Olay kendiliğinden kapanıyor. Ben de diyorum ki, her fikrimi herkesle paylaşmayacağım bir daha. Herkese fikirlerimi yumurtlamayacağım. Temkinli davranacağım, muhteşem fikirlerimi kendime saklayacağım.
Böyle de ezikus homolikus bir insanım. Fikrimi sorup sallamayanları, beni kaale almayanları çiğ çiğ yerim.
Julie ve Julia
Bir başka blogcunun (aslında buraya yazabileceğim yüzlerce başka sıfat varken neden bunu tercih ettim bilmiyorum, aslında derdim blogcuya cinsiyet bilgisi de katan bir kelime bulmaktı, hani müdüre gibi falan, komik olacağını düşündüydüm, bulamadım, blogcu yazdım kaldı öyle, sonra baktım haklı bir tepki geldi, ama değiştiremiyorum, blogcunun sıradanlığına takılmayınız rica ederim) önerisiyle cumartesi akşamı bir film izledim. Adı Julie & Julia, 2009 yapımı bir film. Ben ki bir film 100 dakikadan uzunsa yüzüncü dakikadan sonra uyuklamaya başlarım, bu 123 dakikalık filmde hiç uyuklamadım. Julia'nın hayatla kurduğu ilişkiyi düşündüm durdum. Aşçıların erkek dünyasına alaycı yaklaşımına bayıldım, soğan soymadaki hırsını sevdim, soğanı en birinci soyduğunda onunla birlikte ben de sevindim. Zaten o ses tonunu ve tepkilerini başka bir rol kaldıramazdı muhtemelen. Yemek yaparken duyduğu haz, kankası sandığımız kadının aslında yüzünü bile görmediği mektup arkadaşı olması, insanlara olan inancı, özeni, kocasıyla ilişkisi.. Julie ise en az bizim kadar sıradandı. Hayatına bir anlam katabilmek için bir yola baş koyuyor, hayatının bir yılı için bir hedef belirliyor, bu hedefi belirledikten sonra da bu uğurda kah seviniyor, kah deliriyor. Çok gerçekti, çok yakındı, bloguyla kurduğu yakınlık, ilk yorum aldığındaki sevinci, o yorumun annesine ait olduğunu öğrenince yaşadığı hayal kırıklığı, iş yerindeki arkadaşıyla blogunu paylaşması, dinlediği hikayelere insani tepkiler vermesi ve patronunun yanına ağlayarak gitmesi.. Kocası da bir çöp öğütücü taktırsaydı o evyeye, eve bir usta çağırıp, gözümde dört dörtlük adamdı. Ama yapmadı. Zaten kendisi barcelona'da oynuyormuş, izlememe rağmen hatırlayamadım kimi oynadığını. Silik bir tip netekim.
Geçtiğimiz hafta evimizde oscar rüzgarları esiyordu, izliyoruz indirdiklerimizi. Sırasıyla precious ve blind side'ı izlemiştik, son olarak da bunu. Sandra abla blind side ile nasıl en iyi kadını aldı, hayretler içersindeyim. Oysa Meryl bu filmde on numaraydı ve her türlü ödülü de o hakediyordu, karambol yapmışlar sanırım.
Sonuç olarak, bu film itibariyle bünyemde bir Meryl ilgisi ve hayranlığı peydah oldu, duyurulur. Filmi öneren furuş hanıma da teşekkürler, sevgi, saygı ve selami şahin..
Geçtiğimiz hafta evimizde oscar rüzgarları esiyordu, izliyoruz indirdiklerimizi. Sırasıyla precious ve blind side'ı izlemiştik, son olarak da bunu. Sandra abla blind side ile nasıl en iyi kadını aldı, hayretler içersindeyim. Oysa Meryl bu filmde on numaraydı ve her türlü ödülü de o hakediyordu, karambol yapmışlar sanırım.
Sonuç olarak, bu film itibariyle bünyemde bir Meryl ilgisi ve hayranlığı peydah oldu, duyurulur. Filmi öneren furuş hanıma da teşekkürler, sevgi, saygı ve selami şahin..
11 Mart 2010 Perşembe
istemiyorum/istiyorum
Bugün;
- Hiçbir iş yapmak istemiyorum.
- Kimseyle konuşmak istemiyorum.
- Düşünmek istemiyorum.
- Parmaklarımı oynatmak istemiyorum.
- Çözüm üretmek istemiyorum.
- Yemek yemek istemiyorum.
- Kahve içmek istemiyorum.
- Çevremdeki sesleri duymak istemiyorum.
- Kimseyi görmek istemiyorum.
- Kafamda kurmak istemiyorum.
- Üzülmek istemiyorum.
- Telefonla konuşmak istemiyorum.
- Müzik dinlemek istiyorum.
- Uyumak istiyorum.
- Müzik dinleyerek uyuyakalmak istiyorum.
- Yorganın altında kaybolmak istiyorum.
- Pis ve dağınık olmak istiyorum.
- Hesapsız olmak istiyorum.
- Kapanmak istiyorum.
- Gözümü açtığımda karanlıktan başka birşey görmiyim istiyorum.
- Şarkı söylemek istiyorum.
- Sessiz kalayım istiyorum.
- Dünya dursun ben döneyim istiyorum.
10 Mart 2010 Çarşamba
derinde değil bu ömür bul...
Şu deprem meselesi tekrar gündeme geldi ya, pek televizyon izlemediğim için yaratılan deprem korkusu ve deprem olacak haberlerini çok duymuyorum. Ancak televizyon olmasa da işyerindekiler veya çevremdeki başka insanlardan bir şekilde bu endişeyi gözlemliyorum.
Deprem korkulu bir rüya elbet, ne ne zaman geleceği belli, ne neredeyken geleceği belli. Belli olan tek şey geleceği ve yıkacağı. Nereleri yıkacağı da az çok belli gerçi ama şiddetine bağlı olarak bu yerlerin sayısı artabilir veya yerler de değişebilir elbet. Sonuç olarak zarar verme olasılığı olan ve zamanı belirsiz bu olayı öyle ya da böyle muhakkak yaşayacağız, kaçışı yok. Kimimiz deprem çantamızı hazırladık, içindeki suyu birkaç günde bir yeniliyoruz, tarihi geçmek üzere olan bisküvileri değiştiriyoruz, bekliyoruz. Ama, deprem anında o çantayı kapıp sırtımıza evden yürüye yürüye çıkabileceğimiz ne malum? Başucumuzda düdük tutuyoruz, depremden sonra o düdüğü bulma ihtimalimiz yüzde kaç ki? Sağlam evlerde oturmaya gayret ediyoruz, şiddetinin ne olacağı belli mi sanki? O sağlam evler de kağıt gibi inemez mi yani aşağıya?
Kadere teslim olalım, tedbirimizi almadan başımıza geleceklere boyun eğelim demiyorum, tamam, ama bu çabalar da nafile geliyor bir yandan.
Doğa olayları, bence insanın hükmedemediği ve karşısında çaresizlik içinde beklediği olaylar. Yağmuru kesemiyoruz, sel basıyor, karı kesemiyoruz, donarak ölenler oluyor, depremi engelleyemiyoruz, göçük altında kalıp ölüyoruz, rüzgara set çekemiyoruz, uçurup kaçırıyor. Yapıcak birşey yok, bu çok net.
Fakat, bir taraftan kafamda deprem senaryoları kurup kendime eziyet etmeden de duramıyorum. Şurda yakalansam, şöyle olsa, böyle olsa, vs. En felaket senaryoları beynimin içinde yarattığımdan bilinçaltımda sağlam bir deprem korkusu var elbet. Issız bir kırda yaşasam bile yerin yarılıp içine beni çekmeyeceği ne belli diyor, alabileceğim tedbir olup olmadığına bile bakmadan tedbirsizlik içinde hayatıma devam ediyorum.
Deprem korkulu bir rüya elbet, ne ne zaman geleceği belli, ne neredeyken geleceği belli. Belli olan tek şey geleceği ve yıkacağı. Nereleri yıkacağı da az çok belli gerçi ama şiddetine bağlı olarak bu yerlerin sayısı artabilir veya yerler de değişebilir elbet. Sonuç olarak zarar verme olasılığı olan ve zamanı belirsiz bu olayı öyle ya da böyle muhakkak yaşayacağız, kaçışı yok. Kimimiz deprem çantamızı hazırladık, içindeki suyu birkaç günde bir yeniliyoruz, tarihi geçmek üzere olan bisküvileri değiştiriyoruz, bekliyoruz. Ama, deprem anında o çantayı kapıp sırtımıza evden yürüye yürüye çıkabileceğimiz ne malum? Başucumuzda düdük tutuyoruz, depremden sonra o düdüğü bulma ihtimalimiz yüzde kaç ki? Sağlam evlerde oturmaya gayret ediyoruz, şiddetinin ne olacağı belli mi sanki? O sağlam evler de kağıt gibi inemez mi yani aşağıya?
Kadere teslim olalım, tedbirimizi almadan başımıza geleceklere boyun eğelim demiyorum, tamam, ama bu çabalar da nafile geliyor bir yandan.
Doğa olayları, bence insanın hükmedemediği ve karşısında çaresizlik içinde beklediği olaylar. Yağmuru kesemiyoruz, sel basıyor, karı kesemiyoruz, donarak ölenler oluyor, depremi engelleyemiyoruz, göçük altında kalıp ölüyoruz, rüzgara set çekemiyoruz, uçurup kaçırıyor. Yapıcak birşey yok, bu çok net.
Fakat, bir taraftan kafamda deprem senaryoları kurup kendime eziyet etmeden de duramıyorum. Şurda yakalansam, şöyle olsa, böyle olsa, vs. En felaket senaryoları beynimin içinde yarattığımdan bilinçaltımda sağlam bir deprem korkusu var elbet. Issız bir kırda yaşasam bile yerin yarılıp içine beni çekmeyeceği ne belli diyor, alabileceğim tedbir olup olmadığına bile bakmadan tedbirsizlik içinde hayatıma devam ediyorum.
5 Mart 2010 Cuma
gel koklayayım gerdanından.. gerdanından..
Şu sıralar işlevlerini yeterince yerine getiremediklerinden olsa gerek burnumun kıymetini bir başka biliyorum artık. Bence gözlerimizden sonra en önemli duyu organımız burnumuz.Bir ortama dair bize olumlu/olumsuz fikir veren de o, hiç tanımadığımız bir insana dair bir önyargı aşılayan da o, bizi belli durumlarda uyararak koruyan da o.
Herkes de böyle midir bilmiyorum ama ben kokusunu sevmediğim insanlarla samimi bir ilişki kuramıyorum. Yani sanki sevmediğim insanlar kötü kokuyor, sevdiklerim bana güzel kokuyor gibi. Kimi zaman güzel, kimi zaman kötü kokan insanlar ise kendileriyle ilgili duygularım konusunda henüz bir karara varamadığım, bazen çok sevdiğim, bazen uyuz olduğum kişiler.
Ne kadar parfüm, roll-on, vs de sürse insanın ten kokusu başka insanlar tarafından duyulabiliyor. Bunun için bir insanla aynı yatakta yatıp sabah kalkıp onu koklamak şart değil ama bence en iyi ten kokusu sabah uyanıldığında duyulan ten kokusudur. Dolayısıyla bir kimseyle evlenecekse bir başka kimse, önce onunla bir güzel sarmaş dolaş olup yatıp uyumalı, sabah uyandığında da ten kokusunu içine çekip özümsemeli. Kokuya dayanabiliyor mu dayanamıyor mu bunu bir tartmalı. Dayanamıyorsa o ilişkiye dair kafasına bir adet soru işareti atmalı, dayanıyorsa ne mutlu ona, ister evlenir, ister evlenmez ama ilişkisini sürdürmesinde tensel bir engel yok demektir.
Kokunun öznel bir yanı da var elbet. O yüzden zaten milyon çeşit parfüm var ve herkes kendine hoş geleni kullanıyor, kendi beğendiğini kokluyor. Yani benim "ıyk berbat bir parfüm bu" dediğime bir başkası yüzlerce lira bayılabilir bir çırpıda. Doğal olarak her ten kokusunun da bir alıcısı bulunacaktır elbet. Önemli olan sizin o ten kokusunun alıcısı olup olmadığınızdır.
Bir de koku hafızası var. Misal benim liseden bir arkadaşımın kokusu hala o kadar burnumda ki o kokuyu ne zaman duysam bu arkadaşımı hatırlıyorum. Hatta çok ağır bir kokuydu, ondan bir kitap almıştım (agatha christie-on küçük zenci) da o kitabın içine, yapraklarına sinmişti. Okurken sürekli burnuma geliyordu. Nasıl bir kokuysa bu, kitabın adını bile hala gayet net hatırlayabiliyorum.
Veya yolda yürürken yanınızdan geçen bir insanın parfümü bir an için sizi eski anılara götürebilir. Bir arkadaşınızın, eski bir sevgilinizin, annenizin, babanızın kokusuna denk bu koku bir süreliğine size onunla birlikte geçen bir günün anısını yaşatabilir.
Herşey bir yana, bence kötü ten kokusunun nedeni dış etkenler, sigara ve elbette ki duş yapmama. Duş yapmayan insan kendini anında belli ediyor. Üstüne bir de sigara içiyorsa mümkünse civarıma gelmesin. Vallahi dayanamıyorum, tepem atıyor. "Yürü git, yıkan da gel, o zıkkımı da kes artık içmeyi" diye bağırıp kovabilirim gördüğüm yerden. Tabii mekan bana aitse. Değilse de kendimi kovarım, kovamazsam burnuma ıslak mendili dayar, onun kokusuyla kafayı bulurum.
1 Mart 2010 Pazartesi
"gelin olmuş gidiyorsun, beyaz kefen giyiyorsun, kimse bilmez görmez amma, sen adın gibi biliyorsun"
Başlık her ne kadar bir cengiz kurdoğlu girişi gibi gözükse de aslen hayko cepkin'in son albümünden bir şarkı. Hayko Cepkin nasıl bir müzik yapıyor ben anlamıyorum. Hem death metal, hem duygusal, hem güzel. Hastasıyım valla ne yalan söyliyim. Yapabiliyor olsaydım ben de böyle bir müzik yapmak isterdim. Bu vesileyle yeni albümü de tavsiye ederim ki herkes dinlesin, sevsin, paylaşsın.
Haftasonu bir çırpıda geçiverdi tabii. Her zaman olduğu gibi yine. Bu 3 günde bazı farkedişlerim oldu, onları paylaşayım bari, meydan boş kalmasın.
Haftasonu bir çırpıda geçiverdi tabii. Her zaman olduğu gibi yine. Bu 3 günde bazı farkedişlerim oldu, onları paylaşayım bari, meydan boş kalmasın.
- İki kişi olarak gayet özgür bir hayat sürüyormuşuz. Üçüncü (ve dördüncü ve beşinci) bir kişinin varlığı direkt herşeyi değiştirdi. Evdeki yemek, bulaşık, çay gündemi hiç bitmedi. Sorumluluk hiç yitmedi.
- Arabayı almadan şuradan şuraya adım atmama kararı aldım. Bunun için Beykoz'da arabadan inip otobüsle eve dönmem gerekiyormuş, buna da şükür, kavaktan da dönebilirdim.
- Otobüslerin son durağının Kabataş'a taşınması Eminönü-Kabataş trafiğini berbat etmiş. 2 dakikalık yol yarım saatten fazla sürdü.
- Anneler yedirmeyi çok seviyor, bunun için ilk anne oldukları ana gitmek gerekiyor bence. Analık hormonlarından birinde "yedir, daha çok ve sürekli yedir" emri olsa gerek. Ancak bu hormon belli bir yaştan sonra disabled olsa daha iyi değil mi?
- Araba kullanmayı çok seviyormuşum, araba kullanırken bağıra bağıra şarkı söylemeyi ondan da çok.
- Hem misafir, hem ev sahibi olduğum evimde (annemlerin evi) iki dakika kestirmek için uzandığım anne-baba yatağında aşağıda misafirler varken 40 dakikaya yakın derin derin uyumanın hissi, küçükken misafirliğe gidildiğinde ve vakit geç olduğu ve uykum çok geldiği için arka odada uyuduğumda yaşadığımdan daha farklıymış. Daha güzelmiş, muzipmiş.
- Davulda atakları seviyormuşum ben. Sanırım atakçı davulcu olacağım. Yani bir gün davulcu olabilirsem şayet.
- Küçükken nefret ettiğim ve "gıygıy müzik" dediğim klasik müziğin müptelası olmuşum. Çalışırken manga ve reddden sonra dinleyebildiğim tek müzik bu oldu.
- İngilizce seviyemi ölçtüğünü iddia eden şirketim ve onların kiraladıkları şirket, hepiciğinizden nefret ettiğimi daha önce söylemiş miydim?
25 Şubat 2010 Perşembe
today
Uykusuzluktan açılmamış gözlerimle servisten inip bizim akvaryumun ana kapısından içeri girerken gözlerim hala açılmamış olsa da göreve hazır ve nazır olan burnum bir koku aldı. Bu koku beynime ulaştı. Beynim gözlerime "açıl da bir bak etrafına, güzel birşeyler kokuyor, neymiş gör" dedi. Gözlerim açıldı, etrafta birşey göremedi. Birkaç kez kırpıştı, tekrar baktı. Etrafta baharı gördü.
Daha çok erken biliyorum ama bahar mı geldi? Havadaki bu kokunun sebebi başka ne olabilir ki? Ve dün akşam eve dönerken duyduğum o çiçek kokusu. Gözlerimi faltaşı gibi açmama rağmen ortada bir tane bile çiçek göremedim.
Cemre, bu senin kokun mu yoksa? Hoşgeldin o halde..
Daha çok erken biliyorum ama bahar mı geldi? Havadaki bu kokunun sebebi başka ne olabilir ki? Ve dün akşam eve dönerken duyduğum o çiçek kokusu. Gözlerimi faltaşı gibi açmama rağmen ortada bir tane bile çiçek göremedim.
Cemre, bu senin kokun mu yoksa? Hoşgeldin o halde..
24 Şubat 2010 Çarşamba
Bugün
Tek istediğim 8'de açmak gözlerimi şu dünyaya, 6'da değil. 2 saatlik fark beni daha mutlu, daha iyi, daha zeki, daha iş bitirici, daha huzurlu bir insan yapacak, bundan da eminim..
Bir şans verse bana hayat, valla bak yanıltmayacağım ve daha fazlasını istemeyeceğim. Yeter ki serviste boynum önüme düşe kalka uyumaktan kurtulayım. Yeter ki uyandığımda "lanet olsun yine mi sabah oldu" demiyim de "ohh, yeni bir gün, o la la!" diyebileyim.
Çok şey mi istiyorum?
Bir şans verse bana hayat, valla bak yanıltmayacağım ve daha fazlasını istemeyeceğim. Yeter ki serviste boynum önüme düşe kalka uyumaktan kurtulayım. Yeter ki uyandığımda "lanet olsun yine mi sabah oldu" demiyim de "ohh, yeni bir gün, o la la!" diyebileyim.
Çok şey mi istiyorum?
23 Şubat 2010 Salı
Bütün işlerim gitti aksi
Hani eskiden şöyle bir geyik vardı; dolmuştasınız veya otobüstesiniz mesela, herifin teki arkadan dayandı, rahatsız oldunuz, ittirdiniz, kaktırdınız, biraz öteye gider misiniz dediniz, adam da pişmiş kelle gibi sırıtarak "çok rahatsız oluyorsan taksiye bin" dedi. Bu ve türevi nedenlerle bu cümleye maruz kalmamış kimse olduğunu pek sanmıyorum. İşte buradaki taksiye bin lafının paraya kıyıyorsan veya rahatına düşkünsen taksiye bin anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz. Lakin, bence artık devir değişti, e tabii kuşburnu da değişti. Taksiye binmek benim için dolmuşta tacize uğramaktan farksız.
Taksi üstüne para verip yaşadığımız bir eziyet bu şehirde. Başka hangi şehirde kişiler taksiye binmeden önce tedirgin oluyorlardır acaba? Hele hele kısa mesafe gideceklerse, veya gecenin bir vakti tek başına bir kadın olarak taksiye binmek zorundalarsa, veya bozuk paraları yoksa.. Oysa, ben taksiyi geçici bir süreliğine kiraladığım bir otomobil olarak görüyorum. Ama hayır, taksici öyle görmüyor. Beni, onun mülkünü işgal etmiş bir işgalci sanıyor. Üstelik bozuk param yoksa hazırlıksız bir işgalciyim. Yakın mesafe gideceksem beleşçi bir işgalciyim. Yalnızsam ve geceyse potansiyel ahlaksız bir işgalciyim. Üzerimde otorite sahibi o. Neden? Çünkü onu ben tercih ettim, onca taksi arasından onu durdurdum. Seçtim (güya). Ve artık ne derse itaat etmek zorundayım. O ne dinlemek isterse onu dinlemek zorundayız birlikte. Hem de onun istediği ses seviyesinde. Zaten ben gece tek başıma bindiysem o taksiye, alemcilik akıyor olduğundan suratımdan, hemen tekno bir şarkı çalar radyoda, benim de hoşuma gider bu elbet. Benim o saatte lanet bir iş organizasyonundan veya kötü geçmiş bir arkadaş toplantısından çıkmış olma olasılığım, başımın ağrıyor olması olasılığı falan hiç yoktur. E, alnımda yazıyor işte alemci diye, var mı daha ötesi?
Özetle, sevmiyorum taksileri de taksicileri de. Bir taksiciyle kavga etmek, laubali bir tavırda konuşmak yapmak istediğim son şey olmasına rağmen aksi bir hallerini yakaladığım anda tüm taksicilere olan nefretimi o anda denk geldiğim taksiciden çıkartmayı da görev biliyorum. Pişman oluyor muyum? Hayır. Sadece bir gün o taksilerden birinin kapısını sert vurayım derken kırıcam ve iş büyüyecek diye endişe ediyorum. O da her zaman değil, zaman zaman..
Taksi üstüne para verip yaşadığımız bir eziyet bu şehirde. Başka hangi şehirde kişiler taksiye binmeden önce tedirgin oluyorlardır acaba? Hele hele kısa mesafe gideceklerse, veya gecenin bir vakti tek başına bir kadın olarak taksiye binmek zorundalarsa, veya bozuk paraları yoksa.. Oysa, ben taksiyi geçici bir süreliğine kiraladığım bir otomobil olarak görüyorum. Ama hayır, taksici öyle görmüyor. Beni, onun mülkünü işgal etmiş bir işgalci sanıyor. Üstelik bozuk param yoksa hazırlıksız bir işgalciyim. Yakın mesafe gideceksem beleşçi bir işgalciyim. Yalnızsam ve geceyse potansiyel ahlaksız bir işgalciyim. Üzerimde otorite sahibi o. Neden? Çünkü onu ben tercih ettim, onca taksi arasından onu durdurdum. Seçtim (güya). Ve artık ne derse itaat etmek zorundayım. O ne dinlemek isterse onu dinlemek zorundayız birlikte. Hem de onun istediği ses seviyesinde. Zaten ben gece tek başıma bindiysem o taksiye, alemcilik akıyor olduğundan suratımdan, hemen tekno bir şarkı çalar radyoda, benim de hoşuma gider bu elbet. Benim o saatte lanet bir iş organizasyonundan veya kötü geçmiş bir arkadaş toplantısından çıkmış olma olasılığım, başımın ağrıyor olması olasılığı falan hiç yoktur. E, alnımda yazıyor işte alemci diye, var mı daha ötesi?
Özetle, sevmiyorum taksileri de taksicileri de. Bir taksiciyle kavga etmek, laubali bir tavırda konuşmak yapmak istediğim son şey olmasına rağmen aksi bir hallerini yakaladığım anda tüm taksicilere olan nefretimi o anda denk geldiğim taksiciden çıkartmayı da görev biliyorum. Pişman oluyor muyum? Hayır. Sadece bir gün o taksilerden birinin kapısını sert vurayım derken kırıcam ve iş büyüyecek diye endişe ediyorum. O da her zaman değil, zaman zaman..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





